Betül ŞENOL…
Elindeki sigaradan son bir nefes çekip izmariti kayaların üzerine bastırdı. Genzini dolduran iyotla karışık sigara dumanı ufka bakan gözlerindeki buğu kadar yoğun değildi. Bakışları ruhunun fırtınasını yansıtırcasına sisliydi. Sigarayı söndürdükten sonra boşta kalan sağ elini tereddütle cebine sokup bir şeyler aradı. Ruhunun yangınına körükle gitmeyecek bir şey, kalbini ziftle karartmayacak, ciğerlerini dumanla doldurmayacak… Bulamadı. Bir sigara daha yakmadan önce ciğerlerinden özür dilercesine derin bir nefes aldı. Bir martının çığlığı boyunca tuttu nefesini içinde. Bu saatte gemiler geçmezdi buradan, çoğunlukla ıssızdı burası zaten. İnsansız, gürültüsüz, yalansız, çıkarsız…
İnsan dışındaki tüm canlıların gayesi yaşamaktı. Hayatta kalmak için öldürüyordu aslanlar, açlıktan ölmemek için çalıyordu cevizleri sincaplar, mecbur oldukları için sömürüyordu ağaçları sarmaşıklar. Aç gözlülük insan olmaya mahsus bir özellikti. Bütün günahları aç gözlülüklerinden işlerdi insanoğlu. Elindeki yetmediği için çalar, öldürür, saldırır, işgal ederdi.
Bir martı alçaldı gökyüzünden denize daldı; ayaklarının arasında bir balık, tüylerinin üzerinde deniz suyuyla çıktı denizden. Bir kayaya konup balığı denizden uzağa koyup silkindi. Birden martılara dair büyük bir öfke kapladı içini. Dünyanın en şanslı canlılarıydı martılar. İki sonsuz maviye de sahiplerdi, göklerde kanat çırpabilir, denizlerde yüzebilirlerdi. Sigarasını dudaklarının arasına kıstırıp yerden bir taş alarak kayanın üzerinde soluklanan martıya savurdu. Martı kocaman kanatlarını açarak çığlık çığlığa göğe yükseldi, kayaların üzerinde kalan balık son birkaç çırpınışını yaparak canını teslim etti.
“Balıklar karada boğuluyorlar.” diye düşündü. İnsanın ciğerlerine dolunca onu nefessiz bırakan su, balıkların solungaçlarına dolunca hayat veriyordu. Bir insanın hayata tutunmasına sebep olan bir insan, başka bir insanın canına kıymasına sebep oluyordu. Birinin mutluluğu ardında bir başkasının mutsuzluğunu sürüklüyordu. Bir tarafın yenilgisi diğer tarafın zaferi demekti. Çifte standartların dünyasıydı burası. Su bile, oksijen bile adamına göre muamele ediyordu.
Derin bir nefes daha çekti sigarasından, sigaranın beyaz kâğıdı hızla ateş kırmızısına ardından küle döndü. Rüzgâr külleri sigaranın ucundan alıp denize savurdu. Sigaranın külü denize düşer düşmez dev bir dalga yükselip denizin derinliklerine dek soğurdu külleri.
“Bir denizkızının gönlünü kaptırdığı denizci başkasıyla teknede, denizkızının gözünün önünde düğün yapmış olmalı.” diyerek gülümsedi. Deniz canlıları da efkarlanıp sigara yakmak isteyebilirdi sonuçta. Küllerle yetinsin istemedi, bir sigara çıkardı cebindeki paketten, taşı attığından çok daha güçlü bir şekilde denize fırlattı sigarayı.
Sonra buraya neden geldiğini hatırladı, denize yürüdü, yürüdü, ayakkabıları ıslandı önce ardından pantolonu. Deniz suyu diz kapaklarını yalayana kadar girdi denize. Eğildi, denize fısıldadı. “Çok aşıksın gökyüzüne biliyorum. O siyah olunca karartıyorsun kendini, o mavi olunca mavisin, kızıl olunca kızıl.” Durup anlayışla gülümsedi sonra. Denizin gökyüzüne âşık olması kadar doğal bir şey olamazdı. Denizden, okyanustan daha engin olan tek şey gökyüzüydü; dağların, uçsuz bucaksız ovaların sınırları vardı. “Ama sana bir sır vereyim.” diye devam etti “İstediğin kadar değiş gökyüzü için, kavuşmanız bir ufuk çizgisi yanılsamasından ibaret olacak. Asla gerçekten kavuşamayacaksınız. Yakınlaştıkça aranızdaki aşılmaz mesafeler ortaya çıkacak.”
“Yarın tsunami olup tüm kasabayı yutarsa sebebi senin denize umutsuz aşk fısıldamaların olacak. Meteoroloji bunu asla bilemeyeceği için ‘beklenmedik’ olarak adlandıracak.” dedi arkasından bir ses. Etekleri, uzun kahverengi saçları gibi sağa sola savruluyordu. Saçları öylesine gürdü ki bir maske gibi yüzünü örttüğü için rüzgâra karışan o ses ondan mı geliyordu bir anlığına anlamak mümkün değildi. Islanmayı umursamayarak denize doğru adım attı, su dizlerini de aşmıştı. Denize eğilince saçları suyun yüzeyine dağıldı.
“Her yağmur yağdığında gökyüzü sana koşuyor biliyorsun değil mi?” diye fısıldadı denize. “Her sis çöktüğünde gökyüzü seni kucakladı. Sen bakma bu adama kavuşmanın bin bir türlü yolu var. İlla kıyamet kopup yerle gök bir olsun isteyen adama acıtmadan sevmeyi öğretemezsin.” Deniz, kızın söylediklerini anlamışçasına usulca dalgalandı, sakince az önceki balığın can verdiği kayaya dek uzanıp balığı ait olduğu yere, kendi içine aldı.
Denizden onay aldığını hisseden kız saçlarını çıkardı sudan önce, ardından bacaklarının etrafını saran suyu savurarak yürüdü karaya doğru. Etekleri gibi omuzları da sırılsıklam uzaklaştı ardından küçücük bir nokta hâlini alana kadar baktı adam. Bir sigara yakmak için elini cebine attı, hepsi ıslanmıştı.
