M. Furkan DEMİRADAM…
Eteklerin uçuşurken hüzne
Yüzün gidiyor gözlerimden koca bir otogarda;
Geri dönmek coğrafyasına yenildik diyorum.
Üstelik önümüzde ayrı geçecek daha kaç yaz yağmuru var bitmeyen.
Zaman geçerken kasabalar gibi bir otobüsün camından
Seni sevmek adı altında yalnızlık.
Doğayı durdurmaktan geçmiyor inancımız
Sana, yalnız sana yalınayak yalnızsam
Bir otobüsün sesi felsefeye karışıyordu seni düşünürken.
Yine bir pazar istasyon girişlerinde susuyorsak içimizden
ve sana, yalnız sana yalınayak yalnızsam.
Belki denizi değil bir martının boynundan sahili koklamayı özlüyorsun,
Yüzünü senin yıkandığın banyoların buharında yeniden bir çekimserlikle yıkadığında
Ve yirmisinin başında bir gidişle
İnsanlığımız defalarca beynimizin içinde bir kasaba evinde öldüğünde çoğu vakitler,
Ve sana yalnız sana yalınayak yalnızsam.
Güneşin yüzüne düşürdüğü ışığı matem ediyorlardır bazı bazen
Şiirin gururu olmuyor da harflerin kıskançlığı çoğalan sen geçince şiirlerden
Bir yaz anısını unutmaya kıyamamak gibi
Kenarından seyrederken yüzünü senin bir çocuğun kokusu gibi kadifeden.
Birkaç sayfa roman okur gibi salı günleri gibi aralıkta unutulan az kaldırımlı yollar gibi
yüzünü bir felsefeden geçemeden düşünmekle eşdeğer seyreden…
Yalnızlıkta ağustos sevilmez
Düşünmek istemezler çoğu zaman bir çocuğun kurduğu küçük sofraları
Denizleri, kadınları ve o kadınların gerdanlarına düşen çiçekleri
Eğer zaman yaşlı bir beyefendinin şapkası ve saati arasında bir yerde unutuluyorsa
Yalnızlıkta ağustos sevilmez.
Bir mektup kadar hiç
Eskiden yazılıp bırakılan
Bir evin içinde en unutulmuş çekmeceler gibi, boynunda elimin gezinmediği her sabah gibi
Birbirine eşlik etmeyen bir bardak, bir sehpa; kuruyan…
Her iç çekişinde
Milano’da bir tuval yere düşer bir resim atölyesinde,
Zagreb’de bir gümüş şamdan kırılır bir Ortodoks kilisesinde
Ve ben Ankara’da seni düşünürüm, Çankaya’ya doğru bir yalnızlıkla.
Birbirine uzak iki tablo gibi karanlık bir zamanda
İkisi de çağını yansıtmayan,
Kalplerini bilmeyen bir gökyüzünde uçamayan iki kırlangıç
Sana yalnız sana yalınayak yalnızsam
Aramızda ceketini asmadığım askılıkların eksikliği /hüznü kalıyor
Bir taşra gülümsemesi güneşten sensizliğe uzadığında,
mavi kadife kumaşların inceliğiyle ayrılıklar beliriyor,
Hiç söylenmemiş sözlerin, hiç yaşanmamış gerdanların hatırlandığı zarif ayrılıklar
Sana, yalnız sana yalınayak yalnızsam.
Çocuk elbiselerinin odalara sinen masumiyetiyle bir martının ufkunu yaşıyoruz habersiz
Kirpiklerin içimin karanlık çağına Rönesans’ı getiriyor,
seni sağ perçeminden ince bir çaresizlik içinde izlediğimde
Bilmiyor görmüyorsun, ekinlerimin yüzünü sana çevirmiş esrik tutkularını…
Dudaklarını çevreleyen duvarlar oluyor sözcükler, baharın ilk kozalakları batıyor tenime
Harfler; sahil kokusuyla sarhoş olan martılar,
Eskimişliğimle, bir güney ülkesi elması dişler gibi sıcak boynundan omuzlarına doğru
süt emen bir taşra kuzusunu okşuyorum korkutan bir sadelikle,
Sana, yalnız sana yalınayak yalnızsam.
Odalar, aşklar, bardaklar
Mevsimleri aşındıran akşamüstleri saygın bir unutulmuşlukla düşünürken seni
Kilometrelerce hürlüğe karışıyor hislerim
Geride kalan her eşya, yazılmamış bir mektup
Geride kalan ne varsa hepsi sonsuz
Ben sana geç, sen bana hiç
Bende bir Sezar mağlubiyeti sende arsız korkular.
Bir gün aniden uyanıp seni sevdiğim zamanlar olacak şimdiki anlamsızlıklarım
Evet, bir gün aniden uyanıp hiç korkusuz dehşetli güzel yüzünü seyredeceğim,
Saçların dişlerime dokunduğunda,
Uzun kahvaltılarda…
Senin güzel ve sonsuz dişlerin, ağzın
Sadece sen kahvaltılarla…
Saçlarının içi Fransızca şarkılar
Saçlarının en içinde çocuklar yapraklara basıyor
Saçlarının içi Fransızca bir dans…
Oyuncak askerlere emanet edilmiş masalarda şiirler ve günahlar
Az ışıkta çizilmiş kara kurşun resimler
Alışılmadık gezegenlerden oyuncak askerlerden.
