Gözdem ÖZALP
Madrid’e ikinci kez geliyorduk. Kızımız on iki yaşında artık; bir çocuk değil, neredeyse bir yol arkadaşı. Bavullar yine aynı sabırla toplandı, ama bu defa tanıdık bir şehre yeni bir ruh hâliyle gidiyorduk.
Yolculuk dört buçuk saat sürdü; sabahın heyecanı öğleye varmadan yerini yorgun bir sevince bıraktı. Hava, tahminimizden daha sıcaktı. Eşim biraz halsizdi; o yüzden günü ağırdan almakta karar kıldık.
Bu kez bir fark vardı: Yaklaşık bir yıldır İspanyolca öğreniyordum ve ilk kez o kelimeleri gerçek bir şehirde, gerçek insanlara söyleyecektim. Heyecanla çekingenlik birbirine karışmıştı. Metroda görevliye yol sordum, kafede sipariş verdim ve her fırsatta isteklerimi bu dilde anlatmaya çalıştım. Sözcükler yerini buldukça içimde küçük ama derin bir sevinç kıpırdadı, sanki dil, uzak bir ülkenin kapısını kendi ellerimle aralıyormuşum gibi.
Akşam sekiz gibi dışarı çıktık. İstikamet Puerta del Sol ve ardından Plaza Mayor. Şehrin kalbi, sıcağın ve kalabalığın ritmiyle atıyordu. San Miguel Pazarı’ndan geçtik. Renkli tezgâhlar, deniz ürünlerinin kokusu, insanların telaşlı neşesi… Menülere göz gezdirdik, ama yemek yemeden ayrıldık. Sıcak, yorgunluk, kalabalık. Her şey bir aradaydı.
Bu sadece başlangıçtı.
İkinci gün geç başladı. Önce Mimis Crepería’ya uğradık. Bir önceki seyahatten beri aklımızda kalan küçük bir sığınak. Kahvesi, tatlıları, sokaktan içeri süzülen gün ışığı… Madrid’in gürültüsünün dışında, zamanın biraz yavaşladığı bir yerdi burası.
Oradan yürüyerek Almudena Katedrali’ne gittik. İçerideki vitraylar neredeyse nefes kesiciydi. Renkler, ışığın rehberliğinde canlıymış gibi hareket ediyor, dua eden insanların üzerine düşüyordu. Gotik’in ağırlığıyla modern mimarinin zarafeti aynı çatı altında buluşmuştu. Katedralin serinliği, dışarıdaki boğucu sıcaklıktan kısa süreli bir kaçıştı; kutsal bir nefes aralığı.
Daha sonra, sıcaktan bunalmış halde El Corte Inglés’in Preciados şubesine sığındık. En üst kattaki yemek alanında serinleyip bir şeyler yedik. Ardından Gran Vía boyunca yürüdük; devasa cepheler, gösterişli tabelalar, bitmeyen bir insan seli.
Yolumuz bizi Fuente de Cibeles’e götürdü. Beyaz mermerden tanrıça, arabasının önünde aslanlarla birlikte yükseliyordu. Cibeles, İspanya’nın dişiliğini, üretkenliğini simgeliyor derler. O an, şehrin kalbindeki zarif bir gurur gibi hissettirdi bana.
Üçüncü gün sabah kahvaltısından sonra Retiro Parkı’na gittik. Göl kenarında gezinen kayıklar, gölgede dinlenen insanlar, uzaklardan gelen müzik sesi… Retiro, Madrid’in soluk borusu gibiydi.
O günün en güzel yanıysa, online İspanyolca derslerinden tanıdığım bir arkadaşla ilk kez yüz yüze buluşmaktı. Parkın yakınındaki bir kafede oturduk, konuştuk, güldük. Dilin sınırlarını aşan bir dostluktu bu, kelimelerin ötesinde bir anlaşma.
Öğleden sonra Atocha Tren Garı’na uğradık. İçindeki tropik bahçeyi görmek istiyorduk, ama kapalıydı. Belki de bazı anlar sadece niyet olarak kalmalı, dedik.
Yemek için tanıdık bir yere döndük: Oven Mozzarella. Menü değişmemişti. Lezzet, hatıralarla birleşince daha güzeldi. Günün son durağı ise Reina Sofía Müzesi oldu.
Amacımız belliydi: Guernica. Picasso’nun o siyah-beyaz çığlığı. Gerçekten görmek, bir tabloya değil, insanlığın karanlık yüzüne bakmak gibiydi. Uzun süre sessizce durduk. Kimse konuşmadı. Bazen kelimeler, görüntünün ağırlığını taşıyamaz.
Dördüncü gün, sabahın erken saatlerinde Calle de Arenal’e gittik. İki sokak sanatçısı, gölgede keman ve çelloyla Bach çalıyordu. Madrid’in sesi bir anda değişti; şehir bir anlığına yavaşladı.
Sonra Chocolatería San Ginés’e uğradık. 1894’ten beri churros ve sıcak çikolatanın efsanevi adresi. Kalabalıktı ama tatlı o kadar iyiydi ki, beklemeye değdi.
Kraliyet Sarayı’nın bulunduğu bölgeye yürüdük. Saray, güneşin altında ihtişamıyla parlıyordu. Oradan Plaza de España’ya uzandık; Don Kişot atının üstünde, Sancho Panza hemen yanında. Cervantes’in huzurundaki bronz sessizlikte, edebiyatın ölümsüzlüğünü hissettik.
Günün sonu Café Gijón’da bitti. Bir zamanlar Lorca’nın, Buñuel’in, Ortega y Gasset’nin uğradığı o eski kafe… Bardaklarımızda kahve, masamızda sessizlik, zihnimizde anılar vardı.
Beşinci gün, spontane bir yürüyüşle başladı. Calle de Toledo’ya denk geldik; balkonlarında sardunyalar, köşelerinde küçük tavernalar, sabahın yumuşak ışığı… Şehrin sıradan bir sokağı bile bir tablo gibi görünüyordu.
Yine San Miguel Pazarı’na uğradık — bu kez bir empanada molası için. Ardından CaixaForum’a geçtik. Dış cephesindeki dikey bahçe, metal duvarın üzerinde yeşil bir şiir gibi duruyordu. İçeride iki sergi vardı: Los Mundos de Alicia ve Voces del Pacífico. Biri bizi çocukluğun düşlerine, diğeri okyanusun uzak seslerine götürdü.
Son yemeğimizi yine Oven’da yedik. Bu şehirdeki kapanışlarımız bile tanıdık bir sıcaklığa sahipti. Akşamüstü valizlerimizi hazırlarken, pencereden içeri sızan sıcak hava bile bir veda gibiydi.
Madrid, bazen tanıdık bir dost gibi, bazen yeniden keşfedilmeyi bekleyen bir yabancı.
Bu ikinci gelişimizde, hem alıştık hem de yeniden şaşırdık. Şehir, sıcağıyla, kalabalığıyla, ışığıyla yorucu ama büyüleyici.
Ve en önemlisi: Hâlâ anlatacak hikâyeleri var.
