Çimen ÇİFTÇİ
Burası bizim değildi, bu yüzden tanrıyla aramı iyi tutmalıydım. O olmazsa hiçbir şey yürümez; her planımda onu düşünmeli, her başarımı ona bağlamalıydım. Hüzünlerimin, yenilgilerimin asla onunla bir ilgisinin olmadığını, kendi seçimim ve irademin etkisinin olduğunu unutmamalıydım. Çok dedim, dedim, ama öyle olmadı işte. Sadece göğsümün ara sıra sıkışık bir pozisyonda canımı acıttığını, bana ne işin vardı burada şapşal, dercesine baktığını ve varlığımı sorgulayarak bana kendimi bir şey zannettirmeye başladığı bir zamanda, teslimiyetimi başka kavramlar doldurmaya başlamış, tanrıyla birlikte başka şeylere de inanmaya başlamıştım. Sanırım şirk dedikleri o şey olmuştu. Yalnız ondan yardım dilemiyordum örneğin. Her göğsümün sıkışmasında tabii olduğum başka yardımcılarımı da dürtüyordum. Artık ben de az değildim. Kendim kalma savaşım bitmiş. Bulaşmıştım dünyaya. Ama her defasında canım çıkacak da, bir rengi olmayan ruhum konuşup beni gene rezil edecek diye korkuyordum. Bu defa da korkularımla tartışacak ve kendimi gene üzüp yağmuru çağıracak ve çirkin olacaktım. Ama buna da gücüm yoktu, Evet yoktu. Bütün çıkmazlarım, ışıksız ve yönsüz gidişlerim nereye çıkacağımı sormadan, sanki dur artık, bulaşma bize der gibi çatık ve keskindi. Ben o eski yolların insanı değildim artık. Gittikçe dünyaya bulaşmış; ırkı, yöresi, duası nereye ve kime çıkacağı belli olmayan, insan ilişkileri derinleştikçe inancı lekelenmiş, araştırılacak bir dini metni olmayan, tanrı ile arasına düş kırıklığı girmiş, her yenilgide daha da arası bozulmuş birisi olmuş çıkmıştım. Artık bu geçmez lekeyi bilmem hangi markanın etkili üçlüsü ya da dörtlüsü geçirirdi bilemiyordum. Bazı noktalarda derinleştikçe daha da az bildiğimi ve kendimi daha da ayıplayıp daha da rencide ediyordum. Kendim bana hep mahçup oluyordu. Bazen minderin üzerinde oturmuş kendi tablosunu seyreden Kafka gibi, bazen de kendi toplumu içinde anlaşılmama derdiyle yanan,iki ya da üç kez zehirli ilaçlara yaşamını teslim etmek isteyen Sadık Hidayet gibi,bazen de “Neden bu kadar yer geziyorsun, işsiz misin yavrucuğum?” diyerek gezilerini sorguladığım Gulliver gibi bakıyordum kendime. Aslına bakarsanız kendime pek de iyi baktığım yoktu. En basitinden, sevmelerimi bilseniz, yorulurdunuz; sevmeye kıyamazdınız mesela. Köşede, orada ya da şurada,mendil içinde,kareli kağıtlara hapseder,alet etmezdiniz mekanik dünyaya ve beni de incitmezdiniz.Artık herkesin kalbi robotik ve tatlı kahvede atıyordu.Sevmelerimi bilseydiniz,küçümserdiniz sunacağım acı kahvemi.Arkamdan atmayacak bir çiçeğim olmayacağı için davetimi küçümserdiniz.Ama bilmiyorsunuz işte. Oysaki burası bizim değildi. Nereye ait olduğumu, çiçek açıp açmayacağımı bilmeden uzanıyordu gözlerim Samsa’nın tablosuna. Onun gibi bacaklarımı gövdeme çekip, ellerimle dizlerimi sarıp, başımı ve düşüncelerimi arkamdaki soğuk duvara yaslayıp, buğulu gözlerimi durdurmadan oturuyordum. Birazdan annem gelecek, acıyacak teselli edecek ve gidecekti. Böcek olmadığıma beni ikna edip, cılız bedenime bakıp tanrıyla aram düzelsin diye ellerini yükseklere kaldıracaktı. Sanırım anneme dua öğretilmemişti. Adaleti hep göklerde arardı çünkü. Benimse bu aralar göğsüm daha sık acıyordu. Tanrım acımı hafifletsen ne olurdu sanki, bak annemin elleri daha da yüksekte. Annem içeri giriyor, belli, elleri dua kokuyor. En az benim kadar mahzun. Yükümü taşımak istiyor ama soyut. Bir bana, bir Samsa’ya, bir ellerime bakınıp duruyor. Elleri tekrardan yükseliyor. Ellerim dizlerimden ayrılıyor. Bunu gördükçe ellerini daha da yükseğe kaldırıyor. Tanrıyı ikna etti, edecek. Esirgeyen ve bağışlayan diyor. Esirgeyen diyor, sonra bağışlayan diyor. Araya süslü kelimeler koyuyor. O öyle dedikçe bedenimle bağım kopuyor. Düşüncelerimi annem okuyor. Yere düşen dizlerimi, ellerimi tutarak düzeltiyor. Annem ıslanan gözleriyle ölü ellerimi yıkıyor. Tanrı ile annem göz göze geliyorlar. Annem dua etmeyi öğreniyor. Gözleri duvarda asılı duran tabloyu ararken, elleri arasında kalmış olan ben duvardan çoktan düşmüştüm. Benim renksiz ruhumu ve yere düşen kelimelerimi yerden kaldırmaya gelmişlerdi. Bedenimi karıncalar taşırken, ruhumun sadece renkli yanı çoktan ulaşmıştı tanrının yurduna. Hey sen, şapşal diyordu, boynumdaki muskayı hışımla çekerek bir ses. Sanırım burası artık benim değildi…
