DADÊNİN SARI TOMURCUK KUTUSU

‘Babaanneme…’

Esma ÖZALP…

Geri dönüşüm: Dönüşen, geri gelen gitmeyen, bırakmayan… Eşyanın bile sadakati. Çok mu içselleştirmiştim bu popüler mevzuyu acaba? Oysa yıllar sonra tahsilime devam etmek isterken yüksek lisansta aldığım dönem projeme teknik yaklaşıp bir geri dönüşüm çocuk atölyesi çizecektim. Önce bir ön araştırma. Nasıl öğreniyordu çocuklar geri dönüşümü? Bunu bilmeden böyle anlam dolu bir mekân çizmek olmazdı. Çünkü ruhu olmalıydı mekanların. Bu ruhu verebilmek için çocuk aklıyla düşünüp memnun etmeliydim yüreği güzelleri çizdiğim atölyelerde. Nasıl düşünecektim onların aklıyla, nasıl hissedecektim bir çocuk yüreğiyle?! Çizmeden önce empati şart demişti bir hocam. Mekân kullanıcısı olarak düşünün kendinizi demişti. Tasarımda ilk adım empati kurmaktır.

Şimdi klasik bir psikolog sözü ile çocukluğuma inme vakti gelmişti.  Ee ben de çocuktum bir aralar, biliyor muydum o yaşlarda geri dönüşümü, gitmemeyi, bırakmamayı, geri geri gelmeyi, vefayı, sadakati. Öyle ya hepsi geri dönüşümün bir parçası. Oysa okuduğum okullarda geri kelimesini hep bir iticilikle anlatmışlardı. Öyle şeyler kötü, geri kötü, durmak kötü, gelenek kötü, eski kötü… Yeni iyi, ileri iyi, modern iyi, parlak iyi… Otuzlu yaşlarda öğrendim aslında bazen geri gitmenin erdemini. Çünkü yıllarca empoze edilmiş bir modernleşme zorunluluğuna tabi kaldık o okullarda. Moderniteyi medeniyetle eşdeğer tutup, yıllarca uzaklaştırdılar bu toplumu köklerinden, toprağından, değerlerinden. Haykırmak isterim şimdi: “İnsan, kabiliyetlerinin geliştiği oranda medenidir!” Çok yazık. Oysa bir ömrümüz vardı neden o mektepler her sözcüğün her eylemin kendi içerisinde iyi ve kötü taraflarını ayrı ayrı değerlendirmek gerektiğini öğretemiyorlardı.

Amaaan Esma, neyse boş ver düştün yine kavram karmaşasına! kalk da bir çay yap. Sonra o an! Çekmeceyi açıyorum bir tomurcuk çay kutusu. Hani eskiden büyüklerimiz tomurcuk çayını alır karıştırırlardı ya diğer çaylarla. Sonra akşam muhabbetlerinde mis gibi tomurcuk çayı kokardı her yer. O küçük sarı kutu ile karşılaşıyorum. Gözleri olsaydı göz göze geldik derdim. İşte orda anlıyorum ki benim geri dönüşüm mektebimin ilk elemanı bu kutu. Hafızam gidiyor hızlıca üç belki dört yaşlarıma. Bir el. Damarlı ama yumuşacık. Çok çalışmış çok belli ama merhametli ama sıcak. Çok acı çekmiş ama kızgın değil öfkeli değil. Hep affeden, hep çalışan, hep çözüm, hep güzellik tarafında. Babaannemin elleri. Ama derler ya “Kuşlar yemek yerken ürkmesinler diye yolunu değiştiren insanı, dünya elbette incitir.” seni de incitmişti dünya ziyadesiyle. Çünkü o incinmişliği görüyorum ellerinde. Hep şefkatle tutmuş, hep paylaşmış, hep iyiliğe uzanmış eller, ama incinmiş. İnsanlar mı incitmişti o elleri, yoksa hep razı geldiğin kaderin mi, ya da fazlaca fedakâr tercihlerin mi? Kumaşın üstünde gidiyor eller sabırla, bir dikiş makinesi tıkırtısıyla.

Sabah erken saatler. Kahvaltı sonrası babaanneye emanet edilmişiz, hissediyorum. Ellerime oynamam için atık kumaşlar verilmiş, bebeğime elbise yapıyorum, bebeğimin ölçülerini tutturmaya çalışıyorum. Yanımda dikiş yapan melek yüzlümü taklit ederek. Sonra bir kutu çıkıyor ortaya. Tomurcuk çay kutusu.

-Aa Dadê bu çay mı? Niye burada, mutfağa götüreyim mi?

Dadê anne demek. Biyolojik olarak babamın, amcalarımın, halalarımın annesi ama aslında o hepimizin annesi; belki de en çok annemin annesi, bir kaynananın anne rolünü üstlenmesinin en güzel örneği. Çünkü annem hastalandığında hep “Git, Dadê’yi çağır!” derdi. Onu isterdi yanında hep, ona sığınırdık hepimiz. Bizim en güvenli limanımızdı. Tabi onun sözcükleri farklıydı.

Yaşadığımız bölgenin dilinden konuşurdu. Aslında ne derse desin sıcaklık ve şefkat akardı sesinden. Tomurcuk kutusu diyordum… Gülüyor sıcak. Hayır diyor o çay değil ki çay bitince içine ipleri koydum, iğneleri koydum, aç bak ama elini koyma iğne batmasın. Açıyorum nasıl da hoşuma gidiyor çay kutusu olmuş iğne iplik kutusu içerisinde rengarenk ipler.  Dadê, Dadê, diyorum ne güzel olmuş çaydan daha güzel! Keşke içine ipleri koyup satsalar. Gülüyor yine sıcacık. Çöpe atılmaz böyle güzel kutular, yazık, bu şekilde değerlendirilebilir diyor. Ben istiyorum o kutunun aynısını, diyorum. O zaman bekle bir dahaki çay kutusu boşalsın sana veririm diyor. Şimdi boşalt onu bir kaba diyorum, akıl veriyorum yine bilmiş bilmiş.  Olmaz öyle, bir şeyi çok istersen bile onun bir zamanı var zamanı gelince alırsın diyerek heyecanımı sabra dönüştürüveriyor. O zaman öğreniyorum her istediğimi her an elde edemeyeceğimi. Yıllarca hafızamdan silinmeyen o güzel muhabbete devam ediyoruz.

-Dadê! Ne yapayım bu kutuya?

– Oyuncaklarını koy.

– Ama benim bebeklerim çok büyük sığmaz ki.

-Küçük tokalarını koy, gördüğün küçük renkli taşları koy ,diyor.

Nasıl mutluyum, nasıl inanılmaz buluyorum bu güzel kadını. Hep fikir verir hep severdi beni. Hiç başından atmaz hep dikkatli dinler hep faydalı olana yönlendirirdi. Çok sonradan fark ettim ki bir sürü çocuk gelişim kitabı okumuş gibiydi. Çünkü bu değişik zamanda uzmanlardan öğrendiğimiz çocukla iletişim yollarını o zaten biliyordu.  Bir tomurcuk çay kutusu ile böylece alıyorum ilk geri dönüşüm dersimi. O günden sonra Dadê’nin değerlendirdiği geri dönüştürdüğü her şey dikkatimi çekiyor. Eskiyen elbisesini çiçekli bir yastık kılıfına dönüştürüyor, su bardağını amcamlar için kalemliğe. Boşalan krem kutularında düşen düğmeleri topluyor, yemek atıklarını tavuklara veriyor. Çöp sandığımız her şey onun elleri ile bahçeli kocaman yuvamıza geri dönüyor. Sadece geri dönüşümü mü öğrendik onun merhametli ellerinde? Her an ama her an bir şeyler öğreniyoruz. Nasıl da şanslıyım onun dizinin dibinde büyüdüğüm için. Bahçede yabani otları çıkarmayı, bahçeye soğan ekmeyi öğreniyorum. Böylece öğretiyor bana iyi bir şey yetişsin istiyorsam yabani otları elemeliyim. Hayatım boyunca eliyorum bana zarar veren her şeyi, hatta yabani ot misali yeşermemi engelleyen insanları bile. Bahçemizde ayçiçeklerinin biraz büyüdüğünü görünce koparmak istediğimde “Hayır daha zamanı değil!” diyor. “Olsun!” diyorum. “Hayır sabret! Öyle her güzel gördüğünü hemen koparmazsın.” diyor kaşlarını çatarak. Aa!.. diyorum Dadê biraz kızdığına göre bu önemli bir konu.  Biraz büyüyünce bulaşık yıkıyorum gelip bak çok deterjan kullanıyorsun, baban akşama kadar çalışıyor yoruluyor para kolay kazanılmıyor tasarruflu kullan diyor. Emeğe saygıyı öğreniyorum, tasarrufu öğreniyorum. Sabah erken kalktığımda su içtin mi diyor ama kahvaltı yapmadım olsun her an su iç su çok faydalı diyor böylece her sabah su içmeye başlıyorum gürül gürül akan bahçe suyundan.

Bir gün okuldan çıkarken düşmüştüm. Yerde durmuş ağlayarak birinin kaldırmasını bekliyordum. Komşu gelmiş, kaldırmak için yardımcı olmuştu. Kalkmamıştım çünkü dizlerim kanıyordu ve komşu kadın kızarak “Kalk hadi kalk!” diye bağırmıştı. Ben de ona bağırmıştım “Git evdekileri çağır.” diye. Meleğim, babaannem yine yetişmişti zor anıma. Ellerimi tutar tutmaz kendimi çok güçlü hissetmiştim. Beni bahçeye götürüp oturtup yaramı tedavi ederken aynı zamanda ruhumu tedavi etmişti. Dedemden öğrendiği hekimlik bilgisine merhametini de katınca şifacımız olmuştu.

“Öyle düştün diye asla yerde kalma, hemen kalk! Canın yansa bile kalkmaya çalış nedir ki bu, küçük bir yara. Sen çok güçlüsün böyle küçük bir yara için yerde kalınır mı? Sen büyüyeceksin, kim bilir ne yaralar göreceksin, Allah göstermesin ama hayat bu belli olmaz düştüğünde kalkmasını bil!” demişti. Ben senden öğrendim düştüğümde pes etmemeyi de, geri dönüşümü de, tasarrufu da, kalmayı da, mücadele etmeyi de.

Şimdi çizdiğim bir geri dönüşüm mimari projede bile gördüğüm onca geri dönüşüm ve sürdürülebilirlik dersine rağmen senin atmayıp iğne iplik yaptığın tomurcuk çay kutun bana yol gösteriyorsa bil ki benim bu hayattaki en kadim ve en büyük öğretmenim sensin. Bundandır küçük yaşlarda yokluğunla karşı karşıya kaldığımda ilk defa hayattan ürkmüştüm, çünkü ilk kez ölümün soğukluğunu hissetmiştim. Diyor ya Nuri Bilge Ceylan: “Üşümesin diye üstünü örttüğünüz birinin cenazesine katılmadan dünyayı anlayamazsınız.” diye. Yıllar geçti halen senin yerini tutan bir tane bile öğretmenim olmadı çünkü kimsenin senin kadar tahammülü yoktu. Çok büyük acılar yaşamıştın ama bir gün olsun hayata dair bir sitem duymadım ağzından. Bir beddua, bir ah duymadım. Hep sabır, hep şükür, hep mücadele, hep güzellik… Sen gittin sonra o kocaman bahçeli ev hiçbir zaman eskisi gibi olmadı.  Bahçemizden de yüreğimizden de kuş sürüleri havalandı. Çünkü o kuşları sen doldurmuştun yüreğimize.

Ölüm bir boşluk. O boşluk içimize yerleşiyor, içimizde saklanıyor. Düşünürken, konuşurken sözcüklere ilgisiz yankılar ekliyor, ilgisiz heceler, sözcüklerle düşünmek konuşmak zorlaşıyor, belki de anlamsızlaşıyor. Sen gittin koca bir boşluk oluştu. Çünkü sen bizi, her birimizi ayrı ayrı anlıyordun, zamanla çevremizde anlamayan insan sayısı çoğaldıkça biz senin o anlamlı bakışlarını, o merhametli ellerini arar olduk. Her aradığımızda da işte o çın çın öten boşluğa çarptık. Ölüm böyle bir şey sanırım. Ölüm en güçlü otorite, en sıkı düzen!

Seninle ilgili hiçbir şeyin üstü kapatılmasın hep açık kalsın istiyorum. Varlığımız anılara bağlıdır. İnsanların yaşamlarının anısı var olduğu sürece sevenlerinin yaşamlarına anlam kattıkları sürece varlıklarını sürdürürler. Sadece erkeklerin isimleri anıldı senin çağında, ama öyle büyük izler bırakmışsın ki hiçbir erkek gölgede bırakamadı bıraktığın anıları. Varlığını halen sürdürüyorsun dokunduğun her yürekte.

Yerin yurdun cennet olsun, eğer mesele hak etmeyse o cenneti en çok sen hakkediyorsun.

Allah yakınlığına alıştığınız kalbin yokluğunu göstermesin.