Zeynep ÖZALP…
Birinci Bab (Seyyahlara dair)
Bizi Yaradana,
Hayret duygusuyla yola koyana,
Yolculukta esirgeyene hamd olsun…
Ben yeni seslerin ve izlerin peşine düşen, plansız ve programsız kervanların peşine takılan, bulduğunda yiyen, bulamadığında hamt eden bir seyyahım. Size Karakoyunluların, Akkoyunluların, Arapların, Moğolların, Türklerin uğruna savaştığı Tebriz’i anlatacağım. Fakat müsaade buyurunuz, evvela bir seyyahın nasıl gezdiğinden bahsedeyim. Bir seyyah için bütün mesele yolda olmaktır, yol olmaktır bu sebeple; bir hedef belirlemeden izler peşinde koşmaya can atarız, canımızı yola koyarız, ya ölürüz ya yolda kalırız. Kalırsak heybemize biriktirdiğimiz hikayeleri gözleri parıldayan, başka dünyaları görmeyi arzulayan civanlara anlatırız. Ölürsek muradım odur ki dualar alırız.
Gezmek iki türlüdür; birincileyin insanın dünyanın hâkimi olduğunu sandığı keşiflerdir. Frenkler böyle gezer mesela; gördükleri dokundukları her şeyde efendilik taslamaya bayılırlar, fırsatçı bir nazarla bakarlar şehirlere ve tabiata. Diğer keşif türü ise insanın emanet bilinci ile yaptığı keşiflerdir. Şehirlerin ve insanların bu dünyada birer emanet olduğu telakki edilerek yapılan keşiflerdir. Bizler şark usulü geziler yaparız, bir sokağa gideriz orda hikayeler biriktiririz, bir çeşmenin suyunu takip edip bir mabet görürüz, mabede nakşedilen bir laleyi seyre dalarız, laleye bakıp yaratanı anarız, bütün yolların, bütün izlerin sonunda O’na çıktığını biliriz.
İkinci Bab (Şehirlere Dair)
Şehirler insanlar gibidir, kimi korkak, kimi asil, kimi mecnun… İstanbul herkesin âşık olduğu güzeller güzeli bir kadın gibidir mesela, Saraybosna hüzünlü bir prenses, Diyarbekir cevval bir delikanlı… Tebriz’e bir isim koyma hakkını sizin engin hayal dünyanıza bırakacağım.
İnsanlar şehirleri imar ederken, şehirler de insanı imar ve inşa eder. Capcanlı bir organizmadır şehirler ve tıpkı anamız atamız gibi karakterimizi etkiler. Eşkıyaların ve asilerin yetiştiği bir şehirde doğmuşsanız onların cesaretinden nasibinizi alırsınız. Hainlerin yaşadığı şehirde ise hain olmasanız da ihaneti öğrenirsiniz. Tebriz’in huyundan mıdır suyundan mıdır insanlar âşık olmuşlardır, âşıklarına kavuşamayınca şair olmuşlardır. Bazen de mecnun olup aşk için yola koyulmuşlardır.
Üçüncü Bab (Tebriz’e Dair)
Farabi toplulukların özel yeteneklerinden bahsederken Yunanlıların iyi düşündüğünü; Arapların iyi hatip olduklarını, Japonların iyi binalar imar ettiklerini, Farisilerin ise yoğun hissettiklerini söylemiştir. Bu sebeple dünyanın en iyi şiirleri bu diyarlarda yazılmıştır. İki yüz şairin kabrinin bulunduğu Şairler Anıtı’na gidip onların aşklarına, ağıtlarına ve yarım kalmış hikâyelerine kulak verirken nedense hep Şehriyar’ın Süreyya’sına yazdığı o hazin şiirler çalındı kulağıma. Şemsin bir gece vakti Anadolu’dan Tebriz’e kaçışını hayal ettim. Mezarlığın başında etkileyici bir sesle Kur’an okuyan bekçiyi dinledim, okuması bittikten sonra sohbet ederken “Büyük çarşıya git bütün dünya oradadır.” dedi.
Seyyahlar gezerken dostlar biriktirmeyi de severler. Bereket ki dostumuz Davut ile birlikte gezdik büyük kapalı çarşıyı. Bize bütün sokakların hikâyelerini anlattı. Kız Besti Sokağı vardı mesela, eskiden gelinler alışverişini bu dükkanlardan yaparmış, damat tarafına biraz yük olunca anaları kızlarını bir köşeye çekip “Kız besti, kız besti (yeter)!” derlermiş. Sonra Kanlı Dalan Sokağı’na girdik, 1200’lü yıllarda bir pehlivan ve küfürbazın kavgası sonucu epey adam öldürülmüş ve bu acı olay bir sokağa isim olmuş. Çarşının önemli bir kısmında dünyanın en güzel renklerinin ve motiflerinin bir harmoni oluşturduğu halılar pazarı (ferş) vardı. Alt katlarda halı emekçileri bir çiçeği sular gibi halı işliyor eski halıları da titizlikle onarıyor. Üst katlarda ise bu işin ustaları ve tacirleri bulunuyordu genellikle. Tebriz’de en özel halıların desenlerini resmeden Alizâde Bey ile müşerref oldum, öyle naif konuşuyor ve öyle nezaketli davranıyordu ki. “Bir eserinizi görebilir miyim?” dedim. Nazik hareketlerle ve mütevazı bir tebessümle ışıl ışıl parlayan bir ipek halı açtı. Üzerinde Zerdüştler, Persepolis, Şah İsmail, atlar, ateş, şiir, Gök Mescidi nakşedilmişti.
Bir hedef belirlemeden iz sürerek gezmeye ant içmiştim. Halıda gördüğüm Gök Mescidine gitmeliyim diye yola koyuldum. Caminin avlusunda insanı sonsuzluğa çağıran bir duvarlar silsilesi… İnsan bu mescitte göğe çekiliyordu sanki, ikindi vaktiydi ve Asr’a yemin edenin huzuruna gitmek, tövbe etmek gerekti. Mescidin bir köşesinde cam vitrinin içerisinde muhafaza edilen seramik ve çini eserleri seyrederken görevli alıcı olup olmadığımı sordu. “Alıcı değilim, bir seyyah çok yük taşıyamaz ama atölyelerde bu ürünlerin nasıl yapıldığını görmek isterim.” dedim. Bu şehirde yaşlısı genci herkes üretir, aç kalmamak, yaşamak ve umut etmek için bunu yapmak zorundadırlar.
Bu şehirde emeği, gayreti ve sanatı gördüm, önce Şairler Anıtı’ndan başlamıştık yolculuğumuza, yoğun bir hisle ve hüzünle hikâyeler bizi hayatın capcanlı olduğu büyük çarşıya getirmişti. Büyük çarşıda Alizâde Usta’nın nakşettiği halıda gördüğüm Gök Mescidi’ne yolculuk ettik. Mescitteki bir çini ise atölyeye taşıdı bizi. Size söylemiştim, şarklı seyyahlar iz sürerek gezerler, gezerken hayret eder, hayretlerinden dersler çıkarırlar. Derslerimizden biri Tebriz’e nasıl bir isim vereceğimizdi:
Mescitte sema eden bir derviş mi?
Bir Halı Ustası mı?
Sevgilisine kavuşamamış bir şair mi?


