Zeynep ÖZALP…
İki farklı coğrafyadan iki çocuk hayal edin. Rohat Derecikli, Irak sınırında rakımın bilmem kaç bin olduğu bir köyde yaşıyor. Uzun kış gecelerinde annesinin anlattığı masallarda kurtlara karşı kuzuların mücadelesini dinliyor… Kara kışın bir an önce bitmesi, baharın gelmesi ve yaylaların yeşermesi gerek… Yaşamak bu coğrafyada bir mücadeledir. Adı bile bu yüzden seçilmiştir, Rohat: Güneşin doğuşu, yeni bir günün gelişiyle yaşamın devam etmesi… Dağlar öylesine yüksektir ki… Sınır demektir dağ, ötekiyle teması engelleyen bariyer demektir… Rohat’ın teni kavrulmuş, parmakları ve akciğerleri güçlenmiştir… Delikanlı olurken Rohat, imkansız sevdası için “Dağlar yüksek ve seni göremiyorum.”[1] diyecektir. Aşkını bile dağlarla ifade edecektir…
İkinci çocuk, Efe. Bodrumda yaz gecelerinde mehtabı izlerken anacığı Halikarnas Balıkçısı’nın çocuk öykülerini anlatıyor. Ailesiyle denizde keyif yaptıktan sonra nazenin vücuduna güneş kremi sürülüyor. Gözleri Egenin masmavi sularına değerek büyüyor Efe. Deniz yumuşak bir karakter demektir, öteki olanla limanlarda temas edilir; engel değil motivasyondur yani.
“Coğrafya Kader” değildir sadece, yaşadığımız coğrafya neyse biz de oyuz. Bedenimiz, aşkı ifade ediş tarzımız, kahkahamızın tınısı, ağıtlarımızın fonetiği, sesimizin tonu… Farklı tür kokularla büyümüş, farklı lezzetleri tatmışız, yediklerimiz damak zevkimizi oluştururken; daha doğmamış, rahimde oluşum halindeyken anacığımızın çıkardığı ses dalgalarından oluşmuş üzengi kemiğimiz. Genetiğimiz belirlemiş yürüyüşümüzü, mimiklerimiz bebekken gözlemlediğimiz insanları taklit ederek oluşmuş… Beslendiğimiz kültür, konuştuğumuz diller, hislerimiz, eğitildiğimiz formasyon… Kulağımız neyi duymuşsa, gözlerimiz neyi görmüşse, ellerimiz neye dokunmuşsa onu duyumsamışız ve bu duyulardan oluşmuş algılarımız. Ponty özetliyor aslında her şeyi; “Bedenimiz algının özetidir.” ve “Bireylerin bedenleri onların perspektifidir.”[2] Öznelliğimiz ve var olma şekillerimiz, dünyayı nasıl anladığımızı belirliyor. Bu nedenle insan sayısı adedince görme, duyumsama biçimi ve algılama şekli var.
Algı denilince belki de en ontolojik varlığımız gözlerimizdir. Göz bir perspektife sahiptir. Sürekli olarak gördüğümüz şeyler zihnimizin işleyişini doğrudan etkiliyor. İnsanlığın ilk sanat tecrübelerinin saklı olduğu mağara duvarları incelendiğinde her topluluk sürekli gördüğü hayvanların resimlerini çizmiş. Bazıları yırtıcı kuşları, bazıları evcil hayvanları resmetmiş. Bu iki farklı grubun ne tehlike algısı ne de risk kaygısı bir olabilir. Roma’yı düşünelim: Neden mozaik sanatı? Çünkü çok farklı insan topluluğu bir bütünün parçası gibi telakki edilirmiş. Osmanlı’da yapılan iki boyutlu minyatür sanatı mesela… Acaba etkilemiş olabilir mi algılarımızı? Çok boyutlu düşünmeyi tercih etmiyoruz, ya doğru (hakikat) yoldayız ya da yanlışı (batılı) seçmişizdir.
Rohat neden kırmızı rengini sevmektedir? Köylerinde dokunan kilimler çoğunlukla neden kırmızı rengindedir? Bunun aslında çok doğal bir sebebi var; bölgede yetişen çiçekler sıcak renklidir de ondan. Coğrafik ve iklimsel koşullar zamanla bir kültüre dönüşmüştür. Rohat’ın kırmızı rengi sevmesi tesadüfi değildir yani: halıları kırmızı, güneşin doğuşu, toprağın rengi, kışın yakılan ateşin rengi hep kırmızıdır.
Antik Yunan’dan itibaren birçok filozofu uğraştıran yaman bir soru: Hakikat ne yoluyla işler? Fikirler yoluyla mı, bilişsel süreçlerle mi, imajla mı?.. Bu soruyu sormak zorundayız çünkü algıların ve gerçekliğin çoğu zaman karıştırıldığı ve algı yönetiminin oldukça profesyonel işlediği bir çağda yaşıyoruz. Gündelik hayatta binlerce farklı enformasyona temas ediyoruz ve bu süreçten doğrudan etkileniyoruz. Hangileri algılarımızın gerçekliğe dönüşmesine hizmet ediyor, hangileri hakikatle aramıza kalın duvarlar örüyor hiç düşündük mü? Eksik bilgiler ve doxa (zan), önyargılarımızı ve yanlış algılarımızı büyüterek bizi gerçeklikten fersah fersah uzaklaştırıyor.
İlginç bir şekilde bazen bile isteye yanlış algılamak da istiyoruz, çünkü hakikatin yükünü kaldırmak işimize gelmez veya onun ağırlığı altında ezilmek istemiyoruz. Öteki insanlara karşı oluşan algılarımızı bu bağlamda düşünebiliriz. Biz kendi dünyamızdan onlar da kendi çevrelerinden algılıyorsa birbirimizi nasıl anlayacağız? Bu sorunun cevabı da çok zor olmasa gerek: eksik bilgilerimizi, kafamızda oluşturulan bütün önyargıları ve yanlış algıları bir kenara bırakarak ötekilerin dünyasını anlamaya çalışabiliriz. Hele ki yaşadığımız coğrafya Anadolu gibi bir coğrafya ise kendimizi ve ötekileri güzel ve zengin bir bütünün tamamlayıcıları olarak telakki ederek aşabiliriz yanlış algılarımızı.
Kabul ediyorum ki yerleşik bir imajın veya algının değiştirilmesi en az din değiştirmek kadar zordur. Fakat bunu yapmak mecburiyetindeyiz. İçinde doğduğumuz mağarada[3] gölgelerle oyalandığımız yetmez mi? Bir an tüm cesaretimizi toplayıp tüm doxaları (zan), önyargıları ve yanlış algıları atalım bir kenara ve dışarı çıkalım. Hakikat tüm ihtişamıyla bizi bekliyor.
[1] Orijinali: “keçe dine mıgo çiyа bılınde… tenаbinim… tenаbinim”
[2] Algı konusunda yazılmış en kapsamlı kitaplardan ikisi: Ponty, M. M. (2017). Algının Fenomenolojisi. Çev. Mine Sarıkartal ve Eylem Hacımuratoğlu, İstanbul: İthaki Yayınları ve Ponty, M. M. (2005). Algılanan dünya. Ö. Aygün (çev.). İstanbul: Metis Yayınevi.
[3] Bkz: Platon’un mağara alegorisi.
