Sonbaharın Üçüncü Günü

Rumeysa BAYINDIRLI…


Bazı yerler onu evinde hissettirirdi. Bir piyano eşliğinde kahve içilen mekanlar değil, gülen gözlerinde samimiyeti okunan insanların olduğu yerler. Ona göre, yeteneğin en büyüğü inssanlarda mütebessim bir çehre bırakabilmekti. Arkada çalan piyano sadece bu samimiyete bir çeşit çeşni katabilirdi. Belki o tebessümü hatırlatması kolay olsun diye çalıyordu piyano arkada.

İşte öyle bir yerdey;, açık bahçe kapısından içeri girdi tanıdık birkaç yüz aradı, kafenin girişe yakın masasında oturanlara -tanımasa da- bir selam verdi ve içeri girdi. Her zamanki şen şakrak haliyle “Selam olsun” dedi. Burda onun selamına karşılık vermeyecek kimse yoktu. Aksine mekâna giriş yaptığı andan itibaren hürmetle karşılanırdı. Çünkü tanınırdı, sevilirdi. Davranışları hesap edilebilirdi, ne yiyip ne içtiği neye güldüğü ne hakkında konuşunca mutlu olduğu keşfedilmişti. Tanınmak aynı zamanda hesap edilebilir olmaktır. Birinin davranışlarını ezberlemenize gerek yoktur onu tanımak için, Fransızcayı sevip sevmediğini bilmenize de gerek yoktur. Solak olup olmadığı da çok önemli değildir. Önemli olan yüzündeki teessümü, kimi zaman öfkeyi, bazen sıkıntıyı hesap edebilmektir.

Çalışmaya geldim dedi, içlerinden en küçüğü yoksa yüksek lisansa mı başladın diye sordu. Yok daha neler o bir kere olur! Onun gibiler için yüksek lisans ancak bırakılan bir şey olabilir. Çoktan akademik camiadan ümidini kesip başka mecralara yönelmişti. Öğrendiklerini tez olarak yazmasa da olurdu, bunun için çok çileler çekmiş çok badireler atlatmıştı Şimdi bi’ anlatsa..Yok, artık anlatmaktan da vazgeçmişti. Birkaç işi olduğunu söyleyip üst kattaki tek masanın olduğu balkonun boş olup olmadığını sordu. Balkonun boş olduğunu öğrenince yiyecek bir şeyler sipariş edip artık onun için “her zamanki masa” olmasını temenni ettiği masaya doğru ilerledi. Sandalyenin olduğu kısım güneş alıyordu, çalışan gençlerden biri uzun oturacağı için rahat etmesi gerektiğini söyledi, kafede az sayıda bulunan kadife sandalyelerin yeşilini alt kattan balkona taşıdı. Sevdiğini hissettirmek bir sandalye taşımakla olur bazen. Kimse ona sevildiğini hissettirmek zorunda olmadan yapıyordu bunu. Zahmete girilmemesi gerektiğini belirtirken bir yandan da bunu görmek içten içe onu mutlu etmişti. Çalışan gençlerle biraz sohbet edip işin başına geçti. Bilgisayarını açtı bir şeyler okudu. İş yazmaya gelince biraz dolanıp vazgeçti. Eline “yazmak”la ilgili bir kitap geçmişti, kaldığı yerden okumaya devam etti. Alt kattaki masalardan birinde kendini entelektüel olarak tanıtan biri aforizmalar patlatıyordu, divan yolundaki edebiyat sohbetleri yapılan kıraathanelerden bahsedip bir anda İlber Ortaylı’yı anlatmaya başladı. Sonra bir atölyesi olduğundan, sanatı “art” sözcüğünün tanımıyla öğrenmeye başladığından “zanaat”ın ne olduğundan, bazı eserlerini asla sergilemek istemediğinden bahsetti. Narsist olduğunu kabul ettiğini de söylerken bir yandan da babasının kendisinden beklediği islami yaşantının asla kendi kafasındakiyle aynı olmadığından söz ediyordu. Ya ben bunları birbirine bağlayamadım ya da o. Sanatla uğraşan herkesin kafası karışıktır. Karışık kafasıyla nereye gideceğini bilemediğinden bahsediyor, iki sözünden biri “afedersiniz adınız neydi? Heh Kübra!” oluyordu. Kadın sanatla nasıl başa çıkması gerektiğini, okuduklarıyla ne yapacağını bilmediğini anlatırken adam bambaşka dünyalardan söz ediyordu. Çekilmeyen bazı sohbetler vardır. İşte bu onlardan biriydi. Daha fazla kulak kabartmamak için kulaklığı kulağına taktı ve ohhh uzaklardan gelen bir akordeon sesiyle tekrar yaşama sevinciyle doldu. Anlamlandırmaya çalıştığımız çoğu şeyi anlamak yerine serin bir sonbahar akşamı zihnimizdeki her şeyi rüzgâra karşı bırakıp boşlukta süzülmektir bizi huzura kavuşturan. Son cümlelerini yazdı ve kelimeleri artık uçuşsun diye serbest bıraktı göklere…Gökyüzünün içine dolduğunu içinin de gökyüzüne erdiğini düşünüyordu. Müziğin sesi yükseldi yükseldi ve yükselmeye devam etti.