Gözdem ÖZALP…
“Hafiflik/ağırlık karşıtlığı bütün karşıtlıkların en gizemlisi, en çift anlamlısıdır.
Yıl 1968. Alexander Dubçek, Çek Komünist Partisi’nin genel sekreterliğine getirildi. Kırklı yaşlarda, güler yüzüyle akıllara kazınan bu adam sadece güler yüzüyle değil fikirleriyle de diğer komünist liderlerden farklıydı. Çünkü daha bağımsız ve demokratik bir sosyalizmi savunuyordu. Savunduğu sistemin adını -belki de kendinden yola çıkarak- “güler yüzlü sosyalizm” olarak adlandırıyordu. Halkına sunduğu idealle büyük bir destek buldu ve o yıl tüm dünya “sosyalizmin gülen yüzüyle” tanıştı.
Yıl 1968. Prag Baharı’nın yarattığı bu heyecanın komşu ülkeleri de etkileyeceğinden korkan Ruslar duruma el koydu. 21 Ağustos sabahı Prag caddelerinde tanklar yürüyor halk tüm gücüyle işgale karşı çıkıyordu. Sonrası; tutuklamalar, gözaltılar, ölümler… Kısacası büyük bir kıyım gerçekleşti. Sonunda kazanan Ruslar oldu. Dubçek tutuklandı ve Moskova’ya götürüldü. Daha sonra 1970 yılında ülkesinden uzaklaştırılacak, Ankara’ya sürgüne gönderilecekti. Ankara’da geçirdiği günleri gülümseyerek hatırlasa da sürgünde olmaya daha fazla katlanamadı. Yaklaşık altı ay sonra kendi isteğiyle ülkesine döndü. Fakat 20 yıl boyunca siyasetten yasaklandı. Ve vaatlerinin gerçekleştiğini ancak 1990’larda görebildi. 1992’de de hayatını kaybetti.
Her şey Prag Baharı’nın yaşanmasıyla başlıyor. Çünkü Prag Baharı olmasaydı Milan Kundera’nın bu muhteşem kitabı olmazdı. Eğer Kundera kendi ülkesinde baskı gören bir aydın olmasaydı Tomas karakteri de olmayacaktı. Ve Kundera siyasi bir sürgün olup ülkesinden gönderilmese tüm bu saçmalıkları yaşamasa bu kitap bu kadar anlamlı olmayacaktı. Ne diyor Kundera: “Ana rahminden çıkmamıştır roman kişileri; şu ya da bu sözcüğün itici gücünden ya da temel bir durumdan doğmuşlardır.”
Ana karakterlerimizden Tomas ve Tereza’nın hikâyesi ise Prag Baharı’ndan önce başlıyor. Bir tesadüf eseri kahramanlarımız birbirlerini görür ve âşık olurlar. Klasik bir aşk hikâyesi okuyacağımızı düşünürüz. Ama onların ilişkisi çarpıcı ve çok yönlüdür. Gelgitlerle dolu bu ilişki, bir süre sonra birbirlerinden kopamayacakları bir yöne evrilir. Kitaptaki ikili ilişkiler yazarın bize sunduğu felsefi içiriğin karşısındaki hafifletici unsurdur adeta.
Tamamen birbirlerinin zıttı iki karakterdir Tomas ve Tereza. Hem hayata hem aşka bakışları farklıdır. Zaten tüm kitap büyük zıtlıklar üzerine kuruludur. Kitaptaki her karakter kendinden farklı bir kişiliği doğurmuş gibidir. Tereza tamamen Sabina’nın karşıtıdr. Tomas ise Franz’ın. Bu durum Parmanides’in karşıtlıklar düşüncesine götürür okurları. Peki zıtlardan hangisi daha iyidir? Tomas mı Tereza mı; Sabina mı Franz mı? Asıl zorluk burada başlıyor. Çünkü karakterlerden hiçbirinin doğrusu sizi ikna etmez. Her birini olduğu gibi kabul etmek zorunda kalırsınız.

Kitabın felsefi bir roman olarak görülmesinin sebebi Kundera’nın tüm kitabını Nietzche’nin “Bengi Dönüş” felsefesinin inkarına dayandırmış olmasıdır. Olayların sürekli yenilendiği, yenileneceği fikrini kabul etmez Kundera. Daha ilk bölümde bu bakış açısını reddeder. “Fransız devrimi sonsuza kadar yinelenecek olsaydı, Fransız tarihçiler giderek daha az gurur duyacaklardı Robespierre’le…” Hem “Yaşamlarımızın her saniyesi sonsuz kere yineleniyorsa, İsa’nın çarmıha çivili olduğu gibi biz de sonsuzluğa çivilenmişiz demektir… Ve yazar bu görüşün karşısına bir Alman özdeyişini koyuyor: “Einmal ist keinmal.” Yani “Sadece bir kere olan şey hiç olmamış sayılır.” “Yaşanacak tek bir hayatımız varsa eğer, onu hiç yaşamamış da olabiliriz, fark etmez.” “Sonsuza kadar yinelenme yüklerin en ağırıysa, bizim yaşamlarımız bu ağırlığın karşısında göz kamaştırıcı bir hafiflik içinde belirmektedir. Peki ağırlık gerçekten nefret edilesi, hafiflik de göz kamaştırıcı mıdır?” İşte bu soru kitabın temelini oluşturan kilit soru. Ağırlık mı hafiflik mi? Hangisini seçmeli? Var olmanın ağırlığı mı yoksa bütün yüklerinden kurtulup tüy kadar hafiflemek mi? Parmanides olsa hafifliği seçerdi şüphesiz. Çünkü iki zıt kavramdan olumlu olan tercih edilmeli değil midir? Fakat kitapta sıkça sözü geçen Bethoven’ın kurtetinde ağırlık olumlanmıştı. Bethoven “Parmenides’in aksine ağırlığı olumlu bir şey olarak görüyordu anlaşılan.”
Bütün felsefi alt yapısının yanında yazının başında da bahsettiğim Prag Baharı olaylarının çevresinde gelişen bir hikâye okuduğumuz için bu kitap aynı zamanda bir siyasi roman ve tarihi roman niteliği de taşıyor. O yıllarda yaşananların birebir tanığı olan Kundera, Prag Baharını tüm çıplaklığıyla romanına dahil etmiş. Ve o dönem yaşananlara büyük bir eleştiri de yatıyor yazdıklarında. Bir aydının hayatının nasıl değiştirildiği, baskı ve zorbalık, adaletsizlik ve hukuksuzluk… Siyasi sürgün olmak, kaderinden kaçamamak, ülkenin siyasi kaderiyle değişen hayatlar, işlerinden atılmış yüzlerce nitelikli insan ve umudunu tamamen kaybetmiş büyük bir kitle…
Peki suçlu kim? Prag’ işgal eden Ruslar mı? Daha doğrusu sadece Ruslar mı suçlu? Halkın sorumluluğu yok mu? İşte yazar bu noktada Oidipus’un hikâyesiyle karşılık veriyor okurlara. Meşhur hikâyeyi bilirisiniz. Oidipus kendi kehanetinden kaçarken kaderiyle yüzleşir. Ve bilmeden annesiyle evlenip babasının katili oluverir. Ama o bilmeyerek sebep olduğu felaketlerin sorumluluğundan kaçmaz. Kendi kendini cezalandırır. Yaşanan onca haksızlığa karşı “Benim vicdanım temiz! Bilmiyordum! Ben inananlardandım!” diyerek kendini temize çıkarabilmek mümkün mü? Yıllarca vatanından sürülmüş, vatandaşlık hakkı elinden alınmış bir aydının ,elbette Kundera’dan bahsediyorum, yaşanan onca şeyden sonra bu savunmayı kabul edeceğini sanmıyorum. Çünkü kötülük tek bir kişiden değil çoğunluktan alır gücünü. O yüzden faturası tek bir kişiye kesilemez…
“Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’nin temel direkleri ağırlık, hafiflik, ruh, beden, ‘Büyük Yürüyüş’, pislik, kitsch, acıma, baş dönmesi, güç, zayıflıktır.” Yazarın “Roman Sanatı” adlı kitabından aldığım bu cümle, bu romanın üzerine kurulduğu bütün ögeleri barındırıyor. Ve bana da söyleyecek başka bir şey kalmıyor.
“Terörle yönetilen bir toplumda, hiçbir ifade ciddiye alınmaz. Hepsi güdümlü, zorlamadır ve bunları görmezlikten gelmek her dürüst kişinin görevidir.”
