Çimen ÇİFTÇİ…
“Ve Tanrı İbrahim’i tatlı sözlerle kandırdı, ona dedi ki, İshak’ı, çok sevdiğin biricik oğlunu al ve Moriya denen diyara git ve oradaki, sana göstereceğim bir dağda onu yakarak kurban et.” (Tekvin 22:2)
Sevgili İbrahim,
Hayatın ağır korkusu yaşamını delip geçen; rüyalarda savaşıp, dünya da yenik düşen, çaresizliğinden tıkanmış o beyefendi*(Siz tanımazsınız)şöyle demektedir: “Mektup yazmanın kolay ihtimali teorik olarak bakılırsa-ruhların yıkıntı ve enkazlarını dünyaya getirmiş olmalı.” Bakın işte İbrahim, enkaz dolu günlerimi size sunmak için parmaklarımı ışığa tutup, ilanımı yayınlamak üzere yola çıktım. Belki yükselttiğiniz mabedinizin yanı başında; zencilerle, büyük ayaklı adamların, çocuğu olmayan kadınların çığlığı içinde fırsatınız olmayacak, ibadetle meşgul olacaksınız. Ama emin olun, elimdeki buruşuk kâğıdı önemsemenizi tanrı da sevecek, sizi örnek gösterecektir. Zihnimde işin içinden çıkmanın zor olduğu, yüzlerce endişe var İbrahim. Sözlerimi okudukça bana hak vereceğinize inanıyorum. Temelde size yönelik olan bu endişelerimin, sizin özel hayatınız ile ilgili olduğunu, fakat maksadımın özel hayatınızı ifşa edip, ülkede bildirim yaymak amacı taşımadığını, tamamıyla içsel ızdırabımın beni bu noktaya getirdiğini bilmenizi isterim. Neticede siz, Sara’nın aziz, Hacer’in yitik dostusunuz. Doğurganlığını yitirmiş, ülkede alay konusu olmuş, perçeminden tutup’da çekiştiren kadının Aziz dostusunuz. Ülkenin şan ve şerefi uğruna gizlemediğiniz onurunuz ve haysiyetinizin adına, size yazmaya karar verdim.
Aslında bir baba olarak sonradan edinmiş olduğunuz bu babalık makamı, uzun bekleyişlerinize ha değdi, ha değecek derken, kem şeytanın gazabına uğramanın verdiği endişe ile hayal kırıklığı içinde olmanın içsel ızdırabını ne düzeyde yaşadığınızı tahmin edebiliyorum. Fakat olsun, bu sizi daha da güçlendirecek ve sevgili dostunuz Sara’yı da hoş karşılayacak iyi niyetli bir kabile yaratacaktır. İçinde yaşadığımız toplumun lekesinden uzak olmanın ne tür bir nimet olduğunu söylediğiniz günden beri, bütün tetiklemeli konuşmalara kulağımı tıkadığımı söylemeden edemeyeceğim. “Falancanın ” ile başlayacak bütün sözlerime son verdiğimi buradan ilan ettikten sonra, ilanımı kimseler görmeden kaldırıyorum…
Bilmem ne kadar hazırsınız, bu satırları okumaya? Tenha ve kimsenin olmadığı bir yerde okumayı düşünür müsünüz örneğin? Eşiniz Sara’nın ne okuduğunuzdan Ruhu’nun bile duymayacağını, yalnızca ikimiz arasında kalacak olan bu meselenin(Size bu noktada güvenim sonsuz) üzerinde özenle duracağınızdan şüphem yok…
İbrahim, sahiden o ilahi emirden sonra kalbiniz sıkışmadı mı, mesela titremedi mi eliniz ya da ne bileyim ayağınız beri gitmedi mi? Şey yani, itiraz etmeyi düşünmek istemez miydiniz? Sevgili dostunuz Sara bir şey demedi mi, yapma falan? Siz sabahın kör olduğu bir vakitte çıkıp gitmenin, perde arkasından bakabilecek birilerinin sizi görmekten mahrum kalacağı endişesi taşımadan, ilelebet bir hızla gitmeyi, tabirimi maruz görün, bu kadar “gözü kara” olabilecek kadar ne okudunuz? Nerdedir altını çizip ortalığa attığınız kitaplarınız, sizi bize yakalattıracak o altı çizili cümlelerinizi nereye sakladığınızı bir bilsem ve sizi daha iyi anlayabilsem…
Bir kuş olsaydım da başınızda durup izleseydim. Varsa eğer, gözyaşlarınıza mendil uzatsaydım. Geçecek, geçecek deseydim. Başka ne derdim bilmiyorum ama sevgili dostunuz Sara’yı kışkırtıp size engel olmasından, fakat kem şeytana benzemekten korkardım açıkçası. Sizin savaştığınız bu askere benzemekten, yemek taşımaktan, yem olmaktan nasıl korkarım, anlatamam. O yüzden o fikir burada dursun. Unutmazsam sileceğim, hatta üstünü karalayıp kimse görmesin diye yakacağım…
Konuya o sudaki küçük şey gibi atlamışım hemen. Affedin… Dostunuz Sara nasıllar, peki ya çölde bıraktığınız diğer dostunuz Hacer? Bazen düşünüyorum da ne yiğit kadınmış falan. El âlemde bir şey dememiş madem, sahi kaç kez gelip gitmiş o tepeden su bulmak için, merak ediyorum doğrusu. Sahi bulmuş muydu su, bulmasa yaşamazdı ya canım…
Fakat bu satırları ne zor şartlarda yazdığımı söyleyemem, ama durun söylemeliyim. Hayatını Heba etmek isteyen falancanın biri işte, son vermiş hayatına… Nasıl anlatılır, ne derler “He işte canım üzülme falan, ölümlü dünya…” Nasıl da benziyor hikâyenize… Yine günlerden sabahın kör olduğu bir vakit, kimse görmemiş perde arkasından. Şey işte canım, çığlık duymuşlar, karısı bayılmış, bilmem kaç serum yemiş. Çocuğu… Şey, kalmış işte. Ellerim titriyor, yazamıyorum. Fakat gencecikti, ne yaparsın işte ölümlü dünya… Bakın yine falancanın tuzağına düşmüşüm. Beni daha sık uyardığınızda daha da söyler oldum. Korkarım giderek falancacı olacağım. Ne dersiniz İbrahim, sebepli bir intiharın hükmü ne olur? Peki bu dünyaya da yazık değil mi?
İbrahim, bir de oğlunuz varmış. Öyle dediler. Aslında iki tane varmış da öyle dediler. Birinin hikâyesi işte bizim falancanın hikâyesine benziyormuş. Daha demin anlattım ya! (Yukarı bakın lütfen)Ellerim titriyor, ama yazacağım. Soluğum kesilecek gibi. Olsun, düzelir ya, soluk bu hemen kesilmez ya canım. İşte siz sabahın kör olduğu o vakitte Tanrı’dan işittiğiniz o tatlı sözlerden sonra, hani rüya sandığınızı sanmışken, hani anlatmıştınız oğlunuza da susmuştunuz. Oğlunuz da “Ne demek babacığım” demişti de duygulanmıştınız. Hehh işte o zaman yola koyulup, dostunuz Sarayı kucakladıktan sonra (tabi ben hala Sara’nın neden bir şey dememiş olmasını merak ediyorum)gitmiştiniz ya Moriya denen o diyara. Ne kadar acayip bir şey yazamıyorum. Ellerim hala titriyor. Öyleyse durmayı deneyeyim biraz… Tamam devam edebilirim şimdi. İşte hani o dağda, oğlunuzu şey ettirecektiniz ya! Hani çokça sevdiğiniz bu oğlunuzu, Tanrı sanırım sizi sınamak istemiş, Öyle dediler. Ama ne o uyarıcı ne de kem şeytan ağzından kaçırmamış. Hişt demişler herkese, hişt… Bir sizin haberiniz yokmuş. İlginç doğrusu. Kem şeytan biliyor fakat siz bilmiyorsunuz, çok ilginç!(Bu olaya daha sonra dikkatinizi çekmenizi isterim)
İşte Tanrı’nın ifadesiyle oğlunuzu şey ettireceğiniz vakitte. Açık konuşamıyorum. Soluğumu acayip küçük düşürmüştüm, sanırım yanılacağım. Yok ya kesilir mi canım. Soluk bu… İşte hiç mi eliniz benimki gibi olmadı, soluğunuz kesilmedi mi, soluğunuzu benim gibi küçük düşürmeyi düşündünüz mü örneğin? Yani Sara’ya da yazık demediniz mi? Yıllarca çocuk hasretiyle tutuşmuş, saçları ağarmış, alay konusu olmuş ülkede… Kaç kez perçeminden tutmuş, kesmiş, savurmuş… Ne yaptınız Allah aşkına, hemen elinize alıp, işe mi koyuldunuz, mesela falancadaki gibi bir kurtuluş dilemediniz mi,(Ben ve sizin aranızda) “Fakat Allahım, güzel Allahım, o benim biricik oğlum, bize de yazık. ”demediniz mi?
Sevgili, İbrahim… Mektubumu burada sonlandıracağım. Lütfen bana erken yazınız, meraktan ölmek üzereyim. Ellerim ve küçük düşürdüğüm soluğum hatırına, size dair olan bu endişelerimi cevapsız bırakmayın. Korkarım bu korkum beni daha çok ele verecek,(Bunu da silmeliyim) öğrenmeme katkı sunacağınızı ve endişelerimi sonlandıracağınızı umud ediyorum…
