Betül ŞENOL…
“Tek oyuncağı gökyüzü olan çocukların sözlüklerinde hayal kırıklığının karşısında kocaman beyaz bir boşluk vardır. Bulutlardan, asla ipleri kopmayan rengarenk, şekil şekil uçurtmaları vardır onların. O çocuklar bulutsuz gökyüzünün ılık ve şefkatli bir rüzgara fısıldayarak çağırdığı börtü böcekle kovalanır, yağmurun hediyesi olan su birikintileriyle yerden yüksek oynarlar. Gökten düşen her kar tanesi ardında farklı bir hayal sürükler. Pencereden yağan karı izlemek için gökyüzünü kaldıran çocuk, kardan yıldızların arasında seyahat eden bir astronota dönüşür.”
Sobanın arkasına serdiği rengi kaçmış, içi atıl yünlerle şiltenin üzerine oturmuş, dizlerine yatırdığı oğlunun saçlarını okşuyordu kadın. Çaresizliğin masallarını avuntularla allayıp pulluyor, oğluna yüzüne astığı hüzünlü gülümsemeyi yalanlarına eşlikçi ederek anlatıyordu. Bugün oyuncakçının önünden geçerken vitrindeki oyuncaklara bakan oğlunun gözlerinin ışıl ışıl olduğunu görmüştü. Yeni bir keşif yapmış bilim insanının akıl dolu, heyecanlı bakışları vardı oğlunun yüzünde, yeni bir dünya olduğunu keşfetmişti; rengarenk, kimi materyalleri ahşap çoğu plastik ama ham maddesi para olan bir dünya. Evlere temizliğe giderek satın alamayacağı bir dünya. Oğlunun gözlerindeki ışıltı; kör edici, keskin, beyaz bir ışık halini almış, dünyaya kinle bakmaması için kapattığı gözlerini açılmaya zorlamıştı. Kalbi uzunca bir süre kan yerine çaresizlik pompalamıştı vücuduna, nöronları arasındaki tek etkileşim öfke patlaması yaratmak olmuştu. Hem şimdiye hem bugüne kızgındı; kendisine ise kırgın. Kendi haline acımanın midesinde yarattığı buruk tat boğazına dayanınca merhametle kavradı oğlunun küçük ellerini. Anlattığı masalların sebebini açıklamaya mecbur hissederek konuşmaya başladı. Boğazındaki buruk tat, sesinde belli belirsiz bir kalınlaşma yaratmıştı, oğlunun bunu fark edemeyecek kadar küçük olmasına sevindi içten içe.
“Bugün gördüğümüz dükkandaki şeylerin adı ‘oyuncak’. Kırılan, bozulan, pili biten, ömrü olan şeyler oyuncaklar. Gökyüzü kırılmaz, bozulmaz, pili bitmez ve sonsuzdur. İnsanlar her şeyin oyuncağını yapmıştır ama oyuncak gökyüzü bulamazsın oğlum.” diyerek devam etti hem kendini hem oğlunu avutmaya. “Hava kararınca oyuncaklar kutularına kaldırılır, fakat gökyüzü yerindedir. Yıldızları sayabilir, onlarla eşleştirme oynayabilirsin. Yıldızları birleştirip sana özel çizdiği resimleri görebilir, bulutlu bir gecede bulutların arasından yıldızları bulmaya çalışarak yıldız avı yapabilirsin. Gökyüzü herkesindir oğlum, arkadaşın oynamak istediğinde ‘Acaba oyuncağımı geri verecek mi?’ diye endişe etmen gerekmez. Dünyadaki tüm çocuklara yetecek kadar çoktur. Ama gökyüzü her çocuğu kendine oyun arkadaşı olarak seçmez.”
Oğlundan yükselen huzur dolu mırıltılardan anladı uyuduğunu, artık gözyaşlarını saklamasına gerek kalmadığını. Gözyaşları bu farkındalığı beklercesine yanaklarına akın etti. Sessiz hıçkırıkları göğüs kafesini sarsarken çaresiz geleceğine, yakında bitecek oduna, geçmişindeki hatalara, boşalmakta olan buzdolabına, çamaşır suyundan paramparça olmuş ellerine ama en çok oğluna ağladı.
O adam onu karnında bebeği ile terk edeli 4 yıl olmuştu, okulu bırakalı 4 yıl olmuştu. Hayal kurmaktan vazgeçeli tam dört yıl olmuştu. Hayal kurmaktan vazgeçerse canı yanmaz sanmıştı o zamanlar, karnında ve kalbinde büyüttüğü minicik bedenin hayal kuracağı, kurduğu hayallerin gerçekleşmeme ihtimalinin kendisininkinden daha çok canını yakacağını düşünememişti.
Gün doğarken uyandı, sobayı yaktı. Oğluna geçen bayram aldığı kıyafetleri ısınsınlar diye sobanın borusundaki tele astı. Sobanın alevinin tavanda yarattığı kırmızı haleyi sobanın üzerine koyduğu güğümle sildi olduğu yerden. Uyanan oğlunun yüzünü güğümde ısınan suyla yıkadı, kıyafetlerini giydirip saçlarını özenle taradı. Uzun uzun izledi oğlunun yüzünü; sol kaşının üzerindeki yara izini, gözünün hemen altında bulunan belli belirsiz beni, tek yanağında bulunan gamzesini kana kana su içer gibi izledi. Islak kaldırım taşlarının arasında seksek oynarak vardılar gidecekleri yere. Yol boyunca kendisini en iyisinin bu olduğuna ikna edip kapısında “Çocuk Esirgeme Kurumu” yazan binadan oğluyla girip yalnız çıktı.
“Burada bir sürü oyuncak var, bir sürü de arkadaş.” demişti şaşkınlıkla ne olduğunu anlamaya çalışan oğluna. “Ama en iyi arkadaşının, en güzel oyuncağının gökyüzü olduğunu unutma olur mu oğlum? Beni ne zaman özlersen gökyüzüne bak. Ben senin beni özlediğini anlayıp yanına geleceğim.”
Gözünün kenarında asılı gözyaşı, sağ avucunun içinde oğlunun elinin sıcaklığı ile gelmişti viyadüğe. Hep gökyüzünde uçmanın nasıl bir şey olduğunu hayal eden zihnine birkaç saniye havada süzülmeyi göstermek istedi. Uçtu, uçtu, ruhu bir çocuğun elinden kaçan bir uçan balon gibi gökyüzüne yükseldi.
