Tolstoy’un “Savaş ve Barış”ı Hakkında Politik Bir Değerlendirme

Zeynep ÖZALP…


“Savaş, insan ruhunun iflas etmesidir”

Robert Fisk

Rusların “Milli Destanı” olarak bilinen Savaş ve Barış Tolstoy’un en önemli eserlerinden biridir. Bu kitapta dünyanın üç büyük kanlı savaşından[1] biri olan Napolyon Savaşları (1803-1815) döneminde cereyan eden olaylar anlatılmaktadır. Aslında Napolyon Savaşları Tolstoy’dan önce yaşanmış olsa da Tolstoy’un gençlik dönemlerinde Kırım Savaşı’na katılması ve Napolyon Savaşları hakkında bir sandık dolusu belge ışığında sahayı derinlemesine gözlemlemiş olması nedeniyle kitaptaki savaş tasvirleri oldukça gerçekçidir.

Pasif bir anarşist olarak savaşlara, kilise ve devlet gibi kurumlara karşı olan Tolstoy’un düşünce dünyası hayatı gibi oldukça dalgalıdır. Gençlik dönemlerinde zevkin doruklarını yaşayan Tolstoy olgunluk dönemlerinde zihin dünyasını muhasebe etmiş ve şu sonuçlara varmıştır; “Çağdaş devletler insan ruhunu esir alır bu nedenle insanlar bilinçsiz olarak tüm insanların amaçlarına ve tarihe hizmet eder, oysa bilinçli olarak kendisi için yaşar.” Çarlık Rusya ile asla barışık olamayan Tolstoy, muhalif görüşlerine rağmen cezalandırılamadı çünkü dünya çapında tanınan bu adamın cezalandırılması tüm dünyada tepkilere yol açardı. 

Tolstoy, Napolyon Savaşları’nın dehşetini şu şekilde anlatmıştır: “O süreçte yapılanları yargılamak için çağlar boyunca dünyanın bütün mahkemeleri çalışsa yine de yetmez’’. Napolyon, savaşın sonlarında askerlerin iaşesini bile karşılamaktan aciz kalınca Moskova’yı yağmalama emrini vermiştir. Clausewitz’e göre ise, “Savaşlarda kullanılan eylemlerin sınırı yoktur”. Napolyon Savaşları’nda Fransızlar ve Ruslar her türlü felaketi yaşamışlardır.

Bu savaşta gücü, rasyonaliteyi, Batı’yı temsil eden Napolyon; savaşı kazanacağından o kadar emindir ki… İmparator’un gözden kaçırdığı şey şudur: Savaş yalnızca yüksek askeri teknoloji ve güçlü stratejilerle kazanılmaz. Aleksandre ise savaş esnasında halk, hükümet ve ordu arasında var olan dayanışmayı ortaya çıkarmış millî ve dini bilinci zirvede tutarak ölmeye hazır olan milyonların desteğini almıştır.

Moskova hakkında etüt çalışması yaptıran Napolyon kilise sayısını sormuştur. Dinlerine bağlı olan bu şehirde 200 den fazla kilisenin olduğu yanıtı verilince O da şunu söylemiştir: ‘’Bir ülkede manastırların ve kiliselerin çok olması halkın geriliğini gösterir.’’ Napolyon savaşta kiliselerin oynayacağı rolü asla düşünememiştir.Dolayısıyla Napolyon’un dâhiliğine rağmen yenildiği savaşın nedeninin nezle olması, çıkan yangın veya Moskova’daki soğuklar gibi rastlantılarla açıklamaya çalışmak anlamsızdır.

Olağanüstü bir durumda savaşan askerler için alelade şeyler bile o kadar kıymetlidir ki!.. Romanın kahramanlarından Rustov Tuna Nehri’ne bakıp şunları der: “Orda olsaydım hiçbir şey istemeyecektim. Hiçbir şey… Yalnız bu güneşte bile o kadar çok mutluluk var ki.  Burada ise iniltiler, acılar korku ve öylesine bir karışıklık, öylesine bir telaş…’’ Yaşanan bu acılar Alexandre’ı da hırslandırır, barışa inanan Rus diplomatlara şunları söyler: ‘’Sakın barış yapmayın bunca kurban verildikten sonra barışmak olur mu? Madem olan oldu dövüşmeliyiz.’’

Savaş ve Barış kitabı bize Clausewitz’in şu tespitini hatırlatır: ‘’Savaş hiçbir zaman kesin sonuçlu değildir.’’ Savaşlarda esas mesele yaratılan dost ve düşman algısıdır. Bu savaşta öyle bir düşman algısı yaratılıyor ki Hıristiyan iki halk tarihteki en dehşetli savaşlardan birini gerçekleştiriyor. İki karizmatik lider, din ve vatan uğruna on binlerce insan katlediliyor, mabetler yakılıyor, doğa tahrip ediliyor ve şehirler yağmalanıyor. Buna rağmen bir Rus askeri şu şekilde haykırabiliyor:  “Buraya çar uğruna, Rusya uğruna ve din uğruna geldik.”


[1] Dünyanın 3 büyük savaşı: Napolyon Savaşları, 1. Dünya Savaşı ve 2. Dünya Savaşıdır.