Bu Bahçeden Bir Salih Ağabey Geçti

Black and white portrait of an elderly man

Zeynep TÜRKSEVER…


Ürkek adımlarla yaklaştı masama, tek bir söz etmeden solumdaki sandalyeye çöküverdi. Gözlerini az önce girdiği kapıdan ayırmadan düşünmeye başladı. Konuşmasını beklediğim uzun saatler boyunca izledim onu. Alnındaki derin çizgiler yazgısının uçurumu; feri sönmüş gözleri derin bir kuyu, yılların ağırlığı sırtında kambur, ellerindeyse nasır… İçten yenilen-emeyen-in etkisiyle daldığım hayal âleminden “Ben şimdi bu koca ömrü boşa mı tükettim!” serzenişiyle uyandım.

– Bir anlatsan keşke seni bu hale getirenin ne olduğunu, birlikte çözebils…

-Ah be evlat, kayıp bir ömürden, yitip gitmiş fırsatlardan bahsetmek istemiyorum.  Anlamıyor musun bitti!

Anlamıyordum. İlk kez böyle görüyordum onu. Bahsettiği ömür kimindi, yitip giden fırsatlar nelerdi? Ben bunları düşünüp söyleyeceklerimi tartarken o devam etti:

-Hep “daha sonra” diyerek geleceğine inandığım bir zaman vardı, artık bu inancım çöküyor ve sanki ben altında can çekişiyorum!

Eprimiş ceketinin cebinden çıkardığı aynasında, kendisiyle yüzleşmenin ellerine kattığı korkulu titreyişleri gördüm.

– Hep bir şeylerin düzeleceğine, yoluna gireceğine dair sonsuz bir ümidi içimde besledim ben. Güzel günler gelecekteydi, ilerideydi. Buna inanıyordum. Ne aptallık! Oturduğun yerden bazı şeylerin değişebileceğine dair umut beslemek, işte senin en büyük zayıflığın bu!

Diye bağırdı.

Onu tanıdığımı zannediyordum. O, bizim mahallemizin akıl danışılan, hürmette kusur edilmeyen Salih Ağabeyiydi. Dürüsttü, çalışkandı, ailesini sahiplenendi. Mahallelinin bir ihtiyacı olduğunda ona çözüm bulandı, küskünleri barıştırandı, yetimlere kol kanat gerendi. Büyüklerimizden öğrendiğimiz kadarıyla Salih Ağabey, babası öldükten sonra ailesinin babası olmuştu. Annesini el üstünde tutmuş, ona dar gün göstermemek için didinip durmuştu. Kardeşlerine hem ağabeylik hem babalık yapmış; onları okutmuş, iyi birer meslek sahibi olmalarını ve hayırlı yuvalar kurmalarını sağlamıştı. Bu kadar iyi olan bir insanın kayıp bir ömürden bahsedip üzülmesinin sebebi ne olabilirdi, düşünüyordum fakat aklıma hiçbir şey gelmiyordu.

– Bu hayatta anı iyi değerlendireceksin. Ayağına gelen fırsat için en uygun zamanın tam da şu an olduğunu bilecek, daha sonra hallederiz diyerek onu ertelemeyeceksin! Oldu mu Paşam! Bu da benden sana bir ağabey nasihati olsun. Bükülmüş belin, keskinliğini yitirmiş gözlerin karşılığında hayat sana tecrübe denen o menem bilgiyi sunuyor. İşte bu tecrübemle sana diyorum ki anda kalmayı başar, çocuk! Boşver geçmişi, geleceği, elalem ne der’i. Sen şu anını kurtar. Bir ihtiyarın zırvalıkları olarak bakma ha sözlerime, bunu kulağına küpe et! Hadi bana eyvallah!

Her ne kadar sözlerini bir ihtiyarın zırvalıkları olarak görmememi istese de onun kahveden çıkışıyla işlerime geri dönmem bir oldu. Ocakta demlenecek çay, mutfakta yıkanacak bulaşıklar, tepside mahalleliye dağıtılacak çaylar vardı.

Bir Cuma vaktiydi. Cemaat, çaylarını yudumlayıp sohbet etmek üzere kahveye gelmeye başlamıştı. Çayları birer ikişer masalara dağıtırken, Yusuf Amca’nın Salih Ağabey’den bahsettiğini duydum:

– Ne bileyim be Ahmet! Bir tuhaf oldu Salih. Artık tanıyamıyorum onu. Hayat dolu o adam gitti, durgun, küskün bir adam geliverdi yerine. Neyin var diyorum, geçen bir ömrüm var diyor. Yahu arkadaş, ömür dediğin geçer elbet! Ne var bunda! Kazık çakacak değiliz ya bu dünyaya! Öyle değil Yusuf, sen beni boşver deyip durmuyor mu bir de! Sanki bunca yıllık ahbabım değil. Aklını oynatmasından korkar oldum iyice.

Yusuf Amca’nın sözlerini işittikten sonra içime bir merak düştü. Salih Ağabey’in kahveye gelişinin üzerinden ne kadar vakit geçtiğini hesaplamaya çalıştım, yaklaşık on beş günü buluyordu. Kahveyi kapattıktan sonra evine uğramaya karar verdim. Evine gittiğimde derin bir sessizlikle karşılaştım. Kapının önündeki sedire çöktüm. Salih Ağabey diye bağırdım, ses veren olmadı. Sedirin sağ tarafında bir bahçesi vardı. Salih Ağabey, çiçekleri çok severdi, özellikle de mavi olanları. Mahallenin kadınları kendisinden çiçek bakımıyla ilgili tavsiyeler alırdı hep. Salih Ağabey’in bahçesi, botanik bahçesi gibiydi. Hani bu bahçelerde çiçeklerin ve ağaçların isimlerini, familya bilgilerini gösteren yazılar bulunur ya Salih Ağabey de işte bunu kendi çiçekleri için yapardı. Bahçede ilerlerken bir çiçeğin ismi dikkatimi çekti: “Unutma Beni Çiçeği, nam-ı diğer Salih.”

Salih Ağabey, bir şeylere küsmüş ama neye, bunu bir türlü anlayamıyordum. Bahçedeki diğer çiçeklere baktım:  Mavi ortanca, Göğcegözü, Hezaren Çiçeği, Hanım Küpesi, Mavi Gülhatmi….

 Sedir’e doğru yürürken sokak kapısının yanındaki posta kutusunu fark ettim. Yıpranmış bir kâğıt görünüyordu. Kâğıda bakınca bunun Salih Ağabey tarafından yazılmış bir mektup olduğunu anladım:

 “İyi bir evlat oldum, iyi bir ağabey, iyi bir komşu, iyi bir arkadaş… Güzel günlerimiz geçti sizlerle. Fakat bazı şeylerin tükendiğini hissediyorum. O kaynağı bulmak, Elest’te verdiğim sözü hatırlamak, O’nu bilebilmek için kendime yolu refik seçiyorum. Sabrın sonunun selamet olacağını umarak, Evliya Çelebi’ye “Seyahat Ya Resulallah!” dedirten rüyaya sığınarak, çok sevdiğim bir yazarın “Ya Tahammül Ya Sefer”i gibi, tahammülden sefere çıkıyor yolum. Gidecek bir yerim yok, varacak bir menzilim de. Allah’ın ufku sonsuz. Benim de nasibimin olduğu bir yer elbet vardır. Dem bu dem diyerek sefer eyliyorum. Nereye, neden, nasıl…. sorularıyla şekillenmiş ömrümü şaşırtarak, cevabı yolda bulmayı umarak. Hepiniz Allah’a emanet olun.”

                                                                                                                            Nam-ı diğer Salih

Not: Çiçeklerimin boynunu bükük bırakmayın.