Gözdem ÖZALP…
“Her şey çoğunlukla bir imgeyle; bir anda ve güçlü bir biçimde aydınlanan bir yüzle; bir elin havaya kalkmasıyla; gün ortasında bir köy meydanında bankta oturan ve ortalarına bir torba elma almış birtakım yaşlı kadınlarla başlar. Ya da iki kişinin konuştukları birkaç kelimeyle; ama tamamen kişisel bir ses tonuyladır bu… Tüm bu imgeler, parlayan balıklar gibi benim ağıma yakalanırlar ya da doğrusu ben, dokusunu neyse ki o an bilmediğim bir ağa takılırım.”
İsveçli oyun yazarı ve yönetmen Ingmar Bergman, pek çok sinemacıyı derinden etkilemiş ve sinema tarihine Persona, Yaban Çilekleri, Güz Sonatı, Yedinci Mühür ve daha pek çok şaheser bırakmış gerçek bir usta. İlk film denemelerine küçük yaşta başlayan Bergman, zamanla sinema tarihinde yer eden önemli isimlerden biri oldu ve filmleriyle “Oscar” dâhil pek çok ödül aldı. Yedinci Mühür de Ingmar Bergman’ın kült filmlerinden biri.
Film gökyüzünde süzülen bir kartalın görüntüsüyle başlar. Uçsuz bucaksız bir deniz görürüz ve gökyüzü kara bulutlarla kaplıdır, oldukça kasvetli bir hava vardır. Gün henüz doğmaktadır. Filmin kahramanı Antonius Block, uykusundan uyanıp denizde yüzünü yıkar. Birkaç dakikalık bu açılış sahnesinden sonra film boyunca sürekli karşımıza çıkacak olan ölümle ilk kez karşılaşırız. Ölüm simsiyah kıyafetler içinde bembeyaz yüzüyle hem korkutucu hem de komik görünür. Bu ilginç görüntüsüyle Ölüm’ü fark eden şövalye şaşkınlık ve korku içinde sorar:
Şövalye: Kimsin sen?
Ölüm: Ben Ölüm’üm
Şövalye: Benim için mi geldin?
Ölüm: Uzun zamandır senin yanındaydım.[1]
Ölüm ile Şövalye arasındaki bu ilk ve kısa diyalog, hayatın en basit ve çarpıcı gerçeğini hatırlatır: Yaşamın içinde ölümü unutarak ölümle el ele yürürüz… Diğer yandan şövalyemiz Haçlı Seferleri’nden henüz dönmüştür. Ve bu süre zarfında ölümden başka bir şeyle karşılaşmadığı ortadadır. Ölüm “Uzun zamandır senin yanındaydım.”, derken hem hayatın basit ve unuttuğumuz bir gerçeğini bize hatırlatır hem de savaşın tek gerçek sonucunun altını çizmiş olur.
Ölüm, şövalyeyi alacağı sırada Şövalyemiz Antonius Block, ilginç bir istekte bulunarak Ölüm’e satranç[2] oynamayı teklif eder. Bu sahnede gökyüzü ve yeryüzü birleşir. İkisinin birleştiği noktada Ölüm ve şövalye satranç oynamaya başlar. Hiç şüphesiz gökyüzü ölümden sonrasını yeryüzü ise bu dünyayı simgelemektedir. Eğer şövalye oyunu kazanırsa Ölüm, onun peşini bırakacaktır. Aslında şövalyemiz de bu oyunu asla kazanamayacağının farkındadır. Fakat o, ölmeden önce bir sorunun cevabını bulmak ister. Zaman kazanmaya çalışır. “Ben bilgi istiyorum!” sözleriyle bir arayış içinde olduğunu anlatır bize. Peki neyi aramaktadır şövalyemiz? Yahut hangi bilgiye ulaşmak istemektedir? Burada çok önemli ve insanoğlunun kendine sürekli sorduğu bir soru gelir aklımıza? Tanrı gerçekten var mıdır? Varsa neden tüm şüpheleri ortadan kaldıracak şekilde sunmaz kendini insanlara? Şövalyemiz de film boyunca bu sorunun cevabını arar. Ne yazık ki bazı soruların cevabı ötelere kalır ve biz insanlar bunu bir türlü fark edemeyiz…
Film boyunca bir yandan veba salgını tüm Avrupa’yı kasıp kavururken diğer yandan cadı avları yapılmaktadır. Kilisenin insanlar üzerindeki etkisi de bariz bir şekilde görülür. Şövalyemizin silahtarı bir kiliseye girer, kilisenin resimlerini yapan sanatçıyla silahtar arasında bir konuşma gerçekleşir. Konuşmanın en çarpıcı cümlesi şudur: “Onları korkutursan düşünürler ve düşündükçe daha çok korkarlar.”..
Ölümün ve korkunun egemen olduğu bir çağda, küçük çocuklarıyla mutlu bir aile tablosu çizen Mia ve Jön hayatın gerçek anlamını hatırlatır bize. Antonius Block, bu mutlu aile tablosunu gördüğünde, kendi gençlik yıllarını ve eşiyle geçirdiği mutlu anları hatırlar. Ve hayatın anlamının Mia’nın ona sunduğu bir kase süt ve ormandan topladığı yaban çileklerinde olduğunu fark eder. Mia ve Jön’le birlikteyken Şövalye Antonius Block, bir anda boş amaçlar uğruna harcanmış bir hayatın simgesine dönüşüverir. Film boyunca içimizi ısıtan ve bizi mutlu eden sahneler hep bu aile tablosunun çizildiği sahnelerdir. Bu sahneler seyircilere de yaşamın asıl amacını hatırlatır. Bir kase süt ve yaban çilekleri gerçek mutluluğun ifadesidir. Ve bu filmiyle daha pek çok şeyi seyircilerine düşündürten Bergman, filmin sonunda bize şu cümleleri kurdurur: Ne mutlu hayatın basit gerçeğine ulaşanlara! Ne mutlu hayatını boş amaçlar uğruna harcamayıp gerçek mutluluğa ulaşanlara!
[1] İlk defa göründüğünde ‘uzun zamandır yanındaydım’ der ölüm ve fark ederiz ki o yalnızca zamansal ölüm, yani gerçek hayatımızın sonu değildir. Aynı zamanda Şövalye Antonius Block’ un mutlak olanı bulma arayışıyla karısını, evini ilk kez terk etmesinden ve karısının gözlerinin güzelliğine şarkılar söylemeyi bırakıp münzevi hayatın peşine düşmesinden bu yana yanında taşıdığı içsel ölümü de temsil etmektedir. (Peter Harcourt)
[2] Satranç oyunu Block’un hayatı boyunca attığı, onu hayatın sıcaklığından ve potansiyel mutluluğundan alıkoyup ölümün soğuk soyutlamasına sürükleyen adımlar serisi olarak düşünülebilir.(Peter Harcourt)
