SONSUZLUK MEYDANI: JEMAA EL FNA

Harika Bahar ÖZTOK…


Fransa’nın eski sömürge ülkesi olan Fas’ın ilk başkenti, Berberice “Tanrı’nın Ülkesi” anlamına da gelen ‘Kızıl Şehir’ Marakeş’in meşhur meydanıdır Sonsuzluk Meydanı, Jemaa el Fnaa.

Sonsuz insan durağı… Dünyanın dört bir yanından heyecanla, merakla gelmişlerin soluklandıkları, ‘İşte burası!’ diye son noktayı koydukları o geniş, yüzyıllık meydan.

Unesco’nun Dünya Kültür Mirası listesine aldığı Sonsuzluk Meydanı’nın bir tarafında yan yana yığılmışçasına duran, Marakeş kızılma boyanmış kafe ve oteller bulunur. Bu kafelerden en göze çarpanı şüphesiz meydana hakim konumlanışıyla Cafe de France’dır. Burnunuza gelen kahve kokularına dayanamayıp bir bardak kahve veya ülkenin olmazsa olmazı bir küçük demlik naneli çay içmek isterseniz biraz sabretmeniz gerekebilir. Çünkü kafelerin önlerine atılmış onlarca masada boş yer bulmak hiç de kolay değildir.

Meydanın diğer yanında, kafelerin bittiği yerde kapalı Medina Çarşısı başlar. Çıkışları kentin birçok mahallesine kadar bir ahtapotun kollan gibi uzanan bu devasa çarşının meydana dönük yüzünde rengarenk bir dünya sizi bekler. Dantel gibi işlenmiş, oldukça yüksek fiyatlarıyla sıkı bir pazarlık gerektiren, irili ufaklı, gümüş ve bronz fenerler; dünyanın en eski tabakhanesi olan Fas Chouara Tabakhanesinden gelen el yapımı deri çantalar ve yöreye özgü deri babouch terliklerde! dokuması, renk renk, motif motif hah ve kilimler; başka ülkelere seyahat etmeyi bekleyen çini tabak, vazo ve aksesuarlar; gümüş takılar, sizi bir anda tarihi İstanbul Mısır Çarşısı’na uçuran kokuları ile türlü türlü baharatlar…

Medina Çarşısı’nın meydandaki uzantısı,70 metrelik minaresiyle ünlü Koutubia Camisi’ne giden yolda son bulur. Bu yol meydanın misafir ağırlamaya başladığı bir selamlık görevi görür. Yolun solunda, portakal ve turunç ağaçları, palmiyeler, envai çeşit tropikal bitki ile çevrili şehir parkı bulunur. Parkın yolla birleştiği yerde turist avcısı faytoncular, yeşil faytonlarının kırmızı koltuklarına oturmuş; adeta bayrak rengine sahip çıkarak ülkelerinin bekçiliğini yaparmışçasına hali hazırda müşterilerini beklerler. Fotoğraflarını çekmek isterseniz bilmeniz gereken bir meydan kuralı geçerlidir burada da. Fotoğraf çekmek de çektirmek de paralıdır.

Kuşbakışı bakınca meydan, üzerine baştan çıkarıcı kokuların sindiği bir tenteler karnavalıdır. Kokuların nereden geldiğini anlamak isterseniz başınızı tentelerden aşağı çevirmeniz gerekir. İşte esas cümbüş de orada başlar. Portakal, muz, çilek ve daha önce hiç tatmadığınız tropikal meyve ve meyve suları; bol baharatlı salyangoz çorbaları; özellikle geceleri cızbızcılardan göğe yükselen dumanların ağız sulandıran baş müsebbibi kebaplar; etli sebzeli yerel tajin yahnileri; kuskus pilavları ile size göz kırpan yemek stantları… ‘Kambersiz düğün olmaz.’ deyip başına oturduğunuz bu ziyafet sofralarından nasibinizi toplar; sizi çağıran seslere daha fazla kayıtsız kakmayarak meydanın keşmekeşine doğru ilerlersiniz.

Yere kadar uzanan tek parça yöresel elbiselerini giymiş Faslı kadın ve erkekler ile küreselleşen dünyanın ayırt edilemeyen giysileri içinde turistleri rengarenk bir yün yumağı olmuş oraya buraya dağılmaktadır. Havada uçuşan kelimeler onlarca dildendir. Bu dillerin en yaygını Fransızca, Arapça, Berberice ve yalnızca turistlerden duyulan İngilizcedir.

Sanki yüzyılın yükünü taşıyan, dünyanın tozunu yutmuş o yaşlı meydan bu değildir. Heyecan ve umut dolu, kıpır kıpır, her işe el atan, her lafa karışan bir yeni yetme gibidir şimdi O. Kendini gençlerle besler. Arap müzikleri eşliğinde halaylar çekerek, motosiklet şovları yaparak, saz çalarak, maymun oynatarak, akrobatik hareketlerle kalabalıkları başına toplayarak, omzunda gezdirdiği yılanları korkak bedenlere birkaç dakikalığına sararak para kazanmaya çalışan ruhu gençlerle. Yalnızca birkaç kahkaha süresinde, bir nakış işler gibi kına yakma hünerine sahip kadınları ve kendi geçmişini unutmuş, başkalarının geleceğine sulanmış falcıları ile ihtişamlı Sonsuzluk Meydanı burası. Bir kere yutunca tozunu hep özleyerek tekrar gelmek isteyeceğiniz; sizi buraya çeken şeyin ne olduğunu hiç bir zaman tam olarak adlandıramayacağınız büyülü bir yer. Havası, karmaşası, samimiyeti, güvenliği, korunmuşluğu. Bir zaman sonra hayalinizde kendinizi hep Cafe de France’nın terasında meydana bakarken yakalayacağınız efsunlu bir mekân. Şimdi ben de işte o terastan naneli çayımla selamlıyorum sizi, siz bu satırları okurken…