Sanat Bizim Neyimiz Olur?

photo of an old movie projector

Leyla DÜNDAR…


“Genelde insan, yitirilmiş, kaçırılmış ya da henüz erişilememiş zaman yüzünden sinemaya gider. Hayat deneyimleri arayışı içinde oraya gider, çünkü sinema, başka hiçbir sanat türünün başaramayacağı kadar insanın olgusal deneyimini genişletir, zenginleştirir ve derinleştirir, hatta yalnızca zenginleştirmekle de kalmaz, adeta gözle görülür bir şekilde uzatır da. Sinemanın esas gücü budur, yoksa ‘star’lar bıkkınlık veren konular, günlük hayatı unutturan eğlence değil. ”

Yaşamın kendi kendisini katlanabilir kılması oldukça zordur. Çünkü yaşam bir gerçekler toplamıdır ve bu gerçeklerin her biri yüzde tokat, boğazda yumrudur çoğu zaman. Yaşamın bu soğuk tabiatının yanında kuşkusuz görünür hale gelmeyi bekleyen, kendisine yönelebilecek bir çift göze kendisini açmaya hazır güzellikler de mevcut. Yaşamın bu çift ve sallantılı yapısı kişinin nerede durduğuna ve nasıl durduğuna göre şekil alıyor. Kuşkusuz balçık olan sadece Âdem değil, hayatın bizzat kendisi de.

Bu noktada anlama doğru giden pek çok yol sıralanabilir; bilim, resim, heykel, müzik, edebiyat, sinema…

Bunlar içinde teknolojinin bize bahşettiği -çok da uzun bir geçmişi olmamasına rağmen- sinema, yarattığı etki ile yaşamı anlama noktasında kayda değer bir yer tutmaktadır.

Sinemanın belki de asıl mucizesi düşünceyi, imgeyi, tutkuyu ve insana, evrene, anlama dair pek çok şeyi perdede görünür hale getirebilmesidir. Öyle ki Lumiere kardeşler tarafından Fransa’da 1895’te tarihteki ilk film gösterime konulup yaklaşık olarak 25 kişi tarafından izlendiğinde izleyiciler, bir sahnede geçen trenin kendilerini ezeceğini düşünerek bulundukları mekândan kendilerini dışarı atmışlardı. Bu olağanüstü bir keşifti ve etkisi muazzamdı. Sinema kuşkusuz insanları o günden bugüne büyülemeye devam etti. Zamanla teknikler gelişti, sinema çeşitlendi hatta her sanat akımında olduğu gibi sinema da kendi eleştirisini kendi içinde yarattı. Kuşkusuz burada akla gelebilecek ilk isim isim Jean-Luc Godard’dır. Çünkü Godard, kendi film tekniğiyle sinemanın doğduğu yer olan Fransa’da, alışılmışın dışına çıktı ve kendi özgün sinemasını oluşturdu. Onun  bout de Souffle (Serseri Aşıklar) filmi Fransız Yeni Dalga akımının akla gelen ilk örneklerindendir. Yanı sıra Haneke gibi isimler, Funny Games filminde olduğu gibi katillere beyaz giydirerek, beklenilen sahneleri alışılmadık şekilde işleyerek sıradanlığın ve alışılmışın dışına izleyiciyi götürdü ve bambaşka bir etki yaratmayı başardı.

Benzer şekilde sıra dişilik ve provokasyon söz konusu olduğunda anılmadan geçilemeyecek bir başka yönetmen de Lars von Trier’dir. Onun filmlerini izlemek kuşkusuz belli bir sinema geçmişi ve sağlam bir direnç ister. Kendi sinematografisindeki istisnasız her filmde o, izleyiciyi rahatsız etmeden duramaz ve sinemanın imkânlarını kendi provakatif duruşu için oldukça iyi kullanır. Onun bir sosyoloji ve psikoloji okuması olan Dogville’si kanaatimce sinema tarihinin en iyileri arasındadır. Dolayısıyla burada sadece birkaç örnekle açıklamaya çalıştığımız sinema, kendi iç çeşitliliğini zamanla oluşturabilmiş ve kimi zaman salt sanat için kimi zaman bir mesaj vermenin en etkili yollarından biri olagelmiştir. Bu yolda yönetmeni özgün kılan konu seçiminden ziyade işleyiş biçimi olmaktadır.

Mezkûr yönetmenler, hız delisi Hollywood sinemasının aksine daha uzun ve kamera hareketleri daha yavaş sahneler çekmektedir.

Çünkü sinema, an ve sıradan üzerine odaklanmış ve onu etkili bir biçimde işlemiş olandır. Hayatın bizzat kendisi karşı konulamaz bir hızla ilerlerken, belki de edebiyatımızın nahif şairi Gülten Akın’ın “kimsenin vakti yok durup ince şeyleri düşünmeye” dediği noktayı bize yaşatabilendir asıl sinema. Söz, durmak ve inceliğe gelmişken kendisine ve sinemasına büyük bir tutkuyla bağlı olduğum Tarkovski’nin anılmadığı bir yazı eksik olurdu.

Sinema tarihin kuşkusuz en özgün yönetmenlerinden biri olan Tarkovski, felsefesini izleyiciye geçirme noktasında kıymete değer bir başarı sağlamışta. Kendisiyle yapılan röportajların derlendiği kitap olan Zaman Zaman İçinde‘de Tarkovski, Zerkalo (Ayna) filminden sonra kendisine özellikle kadınlar tarafından yazılan birçok mektuptan bahseder. Bu mektuplarda kadınlar, Tarkovski’nin kendi duygularına nasıl olur da bu denli tercüman olduğuna dair hayretlerini ifade ederler.

Tarkovski’nin ânı işleyiş biçimi, nesneleri yeniden kurarak kullanışı, kameranın her nesne üzerinde uzunca düşünmeye fırsat verecek düzeyde yavaş hareket ettirilmesi, yosunlar ve yeşil gibi karakteristik özellikleri ile ortaya çıkan bu harikulade filmin, aslında bu kadar şahsi iken başka birçok kadının duygularına bu denli tercüman olmuş olması sinemanın ve Tarkovski özgünlüğünün harmonisinin büyüsünden başka ne ile açıklanabilir. Onun her filmi birer şaheserdir dersek abartmış olmayız; Nostalghia, Stalker, Solaris, İvan’ın Çocukluğu, Andrei Rublev… Burada özellikle belirtmeden geçemeyeceğim bir sahne olarak Nostalghia’nın o 8 dakika süren mum taşıma sahnesinden tek bir cümleyle bahsetmek istiyorum: Tüm yaşam hikâyemizin özeti. Öyle ki belki de bu uzun ve girift hikâye hiç bu kadar basit ve derin anlatılamazdı.

Sanat; kendimizi ve yaşamı anlamak için zaruret, derinlere inmek için merdiven, dünyaya bakmak için yönelinecek en çiçekli pencere, algı için yumuşatıcı, keskin kenarlar için törpü, rasyonalitenin sıkıcılığından en renkli kaçış. Bu yazının sonunda bir sanatçı gibi iddialı konuşmak geçiyor içimden ve diyorum ki: Eğer biz -yani Ortadoğu -bu kadar kaskatı isek, başkaları bizim için korkunç bir öteki ise, hayata beton bir pencereden bakıyor isek ve tanıdığımız tek renkler siyah- beyaz ise bunlar hep sanatsızlıktan. İllâ ki resim demiyorum, illâ ki sinema, heykel… Tezhip de diyorum, minyatür, çini, ebru, hat… Ve diyorum ki bir iddiadan vurulacaksam eğer o da bu olsun.