Nesrin KAYA…
Anadolu’nun ufak bir şehrinde, ufak bir dağ köyünde doğmuşum. Bir elin parmağını geçmeyen evlerin olduğu göz alabildiğince yeşil bir köy.
Bir ablam vardı benden önce, sonra iki erkek kardeşim daha oldu.
Severdim onları. Ağaçlara tırmanmayı, eski eşyalarla yeni şeyler üretmeyi sevdiğim gibi.
Dallardan böğürtlen toplamayı, taze üzümler yemeyi de severdim.
Yaşamayı severdim…
Neşeliydim, yufka yürekli ve yardımsever.
Anneme kıyamaz, onun her işine koşardım. Bazen oyuna dahp duymazsam eğer sesini, yüzü düşer kaşlarım çatardı. Üzülmesine dayanamazdım.
Babam artık benim küçüklüğümdeki adam değildi.
Peki ya ben nasıl değişmiştim?
On iki yaşındaydım. Güneş parlıyor, rüzgâr ise hafifçe esiyordu. Arkadaşlarımla dolaşırken dallarında armutlar sarkan bir ağaç gördük. Dayanamayıp ağaca tırmanmaya başladık. Ben, “Ha gayret” diyerek son dala da bastım. Sonra ne olduğunu anlamadan bir ses duydum. Çııttt…
Gözlerimi açtığımda evdeydim. Etraflında insanlar… Konuşmak istedim ama yapamadım. Gözümden dökülen damla yaş…
Bana bakan nemli gözler, annemin gözleri.
Neden böyleydi?
Yanında duran ninem, komşu Fatma Abla, herkes bitkin herkes şaşkın.
Ne olmuştu bana?
Olaydan sonrasını annemin anlattıklarından öğrendim.
Ben gözümü açana kadar on beş gün geçmiş.
Ağaçtan düşüp bayılmışım, eve getirmişler ama kendime gelememişim. Köyden hastaneye yetiştirene kadar vakit geçmiş. “Beyni hasar görmüş.” demişler. “Eskisi gibi olmaz.”
Annemin gözlerinde yaş, babamın yüreğinde acı.
Diyar diyar, hastane hastane gezdirmişler, ben ise rüyalardaydım sanki.
Aylarca yatmışım. Oturamaz, yürüyemez, koşamaz demişler.
Fizik tedaviydi, ilaçlardı derken oturmuşum bir gün. Sonraki günlerde sürünmüşüm yerlerde, bebekler gibi ve yine bebekler gibi emekleyip, zorla atmışım adımlarımı.
Vücudum toparlamış kendini.
Eksiklik başkaymış.
Aklım eski yerinde değilmiş.
Vücuduma beş yaşındaki bir çocuğun aklı eşlik etmeye başlamış.
Bundan sonrası başka bir ben…
Öfke krizleri, hırpalanmalar, çığlıklar…
Beynim kaldıramamış bunları, vücudum alışamamış yeni çocuk aklıma.
Günlerim, beynim ve vücudum arasındaki çatışmayla geçmiş.
Duramamışım evlerde, sığamamışım hiçbir yere.
Elime geçen ilk fırsatta atmışım kendimi sokağa.
Durmaksızın koşmuşum. Birisi önüme geçse bile yıkıp geçmişim.
Koşmak, koşmak; bedenim tükeninceye değin…
Ben önde arkamda babam, hep bulup getirmiş beni.
Karlı bir kış günü, atmışım kendimi sokağa, aramadıkları yer kalmamış ama bulamamış kimse.
Gece sokakta kalmışım, bulduklarında donmak üzereymişim. Annem hep anlatır o gece gözünü bile kırpmadan nasıl korkuyla beklediğini.
Annem ve babam benim peşimde geçirmiş ömrünü.
Dışarıdan bakılınca zapt edilemeyen, akı kıt koca bir adam.
Dışarıdan bakmak kolay.
Konuşmak, “Vah zavallı!” demek kolay.
“Anasına babasına yazık!”
“Bunca çocuk bir de bu!..”
Konuşmak hep kolay, zor olan yaşamak.
Mahalledeki çocuklar bile korkarmış benden; koşturup sataşırlarmış bana. Çocuk ağızlarına yakışmayan, büyüklerin sözcükleriyle seslenip DELİ adını takmışlar.
Deli: Aklı olmayan. Yüreği olmayana ne denir peki?
Ben bunları yaşarken beni de kollayan birileri varmış. Benden küçük iki kardeşim.
Beni hiç garipsemeden sevmişler.
Sanki ben onların küçüğüymüşüm gibi korumuşlar. Şimdi ikisinin de çocukları var.
Ben o çocukların hem amcası hem de küçük oyun arkadaşıyım.
Bütün bunları yaşadıktan sonra şimdi ben nasıl mıyım?
Nerede bir çocuk görsem ona onun neşesiyle karşılık veren, artık sinirlenmeyen, hep gülen, sürekli koşmak isteyen, vücudu yaşlı, ruhu çocuk biriyim.
Beni tanımayanlar için ise iki heceli bir kelimeyim.
Sadece “Deli”yim.
