Harika Bahar ÖZTOK…
Halil’in cansız bedeni bulunmadan bir gün önce…
Doksanların sonunda inşa edilmiş boğuk, kasvetli, tipik bir akıl hastanesinin 46 no’lu odası. Doktor önde asistanları arkada odaya girdiler. Bu küçük, havasız hastane odasının diğerlerinden tek farkı, hasta yatağının tam karşısında, duvarda asılı duran kanvas tabloydu. Edgar Degas’nın Baş Balerin tablosu.
‘Baş Balerin’ olacaklardan habersiz öylece asılı duruyordu duvarda. Narin ve göz alıcı. Doktor yüzünü tablodan, tavana asılmış kameraya doğru çevirerek “Sanat herkese iyi gelir.” dedi. Sonra asistanlarına dönerek devam etti:
“Gelin sizi Halil ile tanıştırayım. Halil, annesini öldürdüğü anlaşılıp ileri derece şizofreni tanısı konana dek, bahçeli evlerinde annesi ile birlikte yaşayan; babasından kalan maaşla zar zor geçinen, işsiz güçsüz bir adammış. Başarılı bir geçmişi olmamış hiç. Göze batan aykırı davranışları da. Sessiz sakin, içine kapanık; tanıyanların ‘İyi biri, zararsız.’ dediği türden bir asosyal. Hapsolduğu zihninin içinde neler olup bittiğini Allah bilir. Neler biriktirdi aklında bunca zaman? Bir gün kullanabilmek için nasıl kayda aldı bir kamera gibi çevresinde olup bitenleri? Yoksa insan öldürmek nedir, nasıl bilebilirdi ki? Bu cesareti ona, zihnini bir fare gibi kemiren seslerden başka ne verebilirdi?”
Halil, üzeri kalem ve not kağıtlarıyla dolu masasının yanındaki dar yatağının kenarına kurulmuş, avuçları dizlerinin üzerine dayalı, başı dik, bakışları küf yeşili duvardaki tabloya sabitlenmiş, Baş Balerin’e bakıyordu. İstisnasız her sabah, kar beyazı tenini daha da şeffaflaştıran kat kat tüllere sarınarak önünde arsızca dans eden kadına. Halil artık alışmıştı gözlerini açar açmaz onu karşısında görmeye. Ah bir de şu çenesini bir kapasa…
“Sana son kez söylüyorum Halil. Beni bu odaya hapsedemezsin!”
“Öyle bir hapsederim ki! Şırfıntı seni. Bırakayım da böyle çıplak koş elin adamlarına değil mi? Üstünde tülden başka hiçbir şey yok. Balerinmiş. İşiymiş bu onun. Tükürürüm ben o işe. Kadın dediğin yalnız kocasına dans eder. Ama dur seen… Ben bilirim senin hakkından gelmeyi.”
Kadın kamera önünde dans etmenin büyüsüyle bir yandan karşı duvara asılı, boyası yer yer dökülmüş varak çerçeveli aynadan kendini izliyor bir yandan da Halil’e cevap yetiştiriyordu:
“Bırak beni, sanat nedir bilmez, aşağılık herif. Malın değilim ben senin. Herkesi kendin gibi ahlaksız mı sanıyorsun sen?”
İnce narin parmaklarıyla, beton grisi zeminde zarifçe yükseldiğinde hafif bir esinti teninin kokusunu Halil’e taşıdı. Halil aklını yitirecek gibi oldu bu kokuyla. Kadını dans ederken gördüğü ilk anı hatırladı. Âşık olduğu o an. ‘Karlar içindeki gelinciğim.’ derdi ona. Kadının gelincikten de kırmızı, hafif aralık duran dudaklarım ne de çok arzulardı. Ömrü boyunca bir kerecik öpebilseydi bir kadını…
“Şırfıntı senin anandır!”
Bu bardağı taşıran son damlaydı. Halil’in çukura kaçan küçük gri gözleri yuvalarından çıkacak gibi oldu. Sinirinden biçimsiz ayaklarındaki terlikleri basık tavanlı, soğuk odanın orasına burasına fırlattı.
“Seni bir elime geçireyim, boynundaki siyah sicim dar ağacın olacak! Bu sözümü de unutma!”
-II-
Halil, biri yatağın biri ahşap masanın altına kaçmış siyah deri terliklerini ayağına geçirip ‘ Annem gelmiş!” diye mırıldandı heyecanla. Kadının arkası dönüktü. Halil pamuklu kumaştan, mavi sarı çizgili pijamasının açılmış düğmelerini iliklerken kadının yüzünü ona dönmesiyle bir anda donakaldı. Bir bahçe canlandı gözünde. Bahçedeki kuyu. Kuyuda annesine ait parçalar. Kanı çekilmiş et parçaları. Biraz da kemik. Kafası karıştı. Annesi o kuyudaysa bu kadın kimdi? Odanın en kuytu köşesine baktı göz ucuyla. Bahçedeki kuyunun burada ne işi vardı? Odaya meraklı bir sessizlik doluştu.
“Neden Halil?… Ne yaptım oğlum ben sana?”
Baştan sona şefkat giyinmiş olan kadın, sessizliği bozmuştu.
“Neden mi? Aptal mı sanıyorsun sen beni? Yemeğime gizlice zehir kattığını biliyorum anne, hiç boşuna yalan söyleme. Kaç kere çöpe döktüm yemeklerini, ağzıma bile sürmeden. Nasıl hayatta kaldım sanıyorsun?”
“Halil beni üzüyorsun. Sana kaç kere söyledim. Annenim ben senin. Anneler hiç kıyar mı çocuklarına?”
Halil bir an düşündü. Düşünürken afalladı sanki önce. Sonra aklına öfkesini harekete geçiren bir şey gelmiş olmalı ki, bir gözü istemsiz seğirmeye başladı.
“Tabii, başkalarının anneleri kıymaz; ama sen.. Geceleri gizli gizli gelip odama beni kaç kere boğmaya çalıştın yastığımla hatırlasana. Senin yüzünden kapılan kilitlemeden uyuyamazdım. Gözlerime bir gram uyku girmezdi korkudan.”
Annesinin şaşkın bir ifadeye sarılı soğuk bakıştan, Halil’in gözlerini aradı.
“Halil, oğlum, seni severdim ben. Bak, seni seven kimsen de kalmadı artık. Geceleri kaç kez nefes alıyor musun, iyi misin diye kontrole gelirdim seni. Dakikalarca izler, başucunda ağlar, sabahları zor ederdim. Babandan sonra seni de kaybetmek fikri çıldırtırdı beni. Sen benim biricik, küçük Halil’im oldun her zaman.”
Halil kafasını durmadan bir sağa bir sola sallıyordu. İnanmakla inanmamak arasında, bıçak sırtı bir köprüde, düşmemek için can çekişiyordu zihni.
“Yalanlarınla yorma kendini boşa. Kıskanç yalancı! Esas ben sormalıyım sana. Neden öldürmek istiyordun beni? Ama neden olacak? Kızlan senden daha çok seviyorum diye değil mi? Bir gelininin olması fikrine bile tahammülün yoktu senin. Dünyadaki yegâne kadın şendin sanki. Ahh, kimi sevdiysem senden gizli sevdim ben…”
Halil ağlıyordu. Annesi usulca başını okşadı.
“Bir anne oğlunun muradını görmek istemez mi hiç?”
Halil ıslak yüzünü hışımla annesine çevirdi.
“Sus, yeter! İtirafların için bile çok geç artık. Nasıl, mutlu musun parçalarınla?”
Annesi sükûnetle gülümsedi.
“Biliyor musun, küçükken o kuyunun başında koşturur dururdun. Beraber su çekerdik kuyudan. Ne büyük güç gösterisiydi senin için. Su yükselmişse eğer kucağıma alıp seni; yansımanı izletirdim sana. Suya yansıyan o güzel aydınlık yüzünle sen oğlum. Halil’im. Benim gururum. Hayatımın anlamı.”
“Aydınlık mı? Hayır hayır, gecenin karanlığı vardı bahçede. Ooo… Aklımı karıştırıyorsun anne… Suya yansıyan kan sıçramış bir yüz hatırlıyorum ben sadece. O da sana ait. Dur bak unuttuysan hemen göstereyim şuracıkta sana.”
Halil loş odanın en kuytu köşesindeki kuyuya doğru ilerledi. Annesinin tedirgin bakışları, soluğunu üzerlerinde hissettiren kameraya takıldı. Korkuyla bağırdı.
“Hayır Halil! Oraya bakma, o kapağı açma sakın! Kendine bu kötülüğü yapma oğlum!”
Aynı anda kuyunun kapağına doğru atıldılar. Kapağın demir kulpunda birbirine benzeyen iki el, üst üste. Halil kapağı açmak istedikçe annesi kapatmak istiyordu. Deli gücüyle Halil galip geldi. Annesini bir tarafa itti ve kapağı açtı. Kuyuda annesinin parçalanmış yüzünü görüp çığlığı bastı. Annesi itildiği köşede ellerini yüzüne kapatmış hıçkırarak ağlıyordu. “Seni seviyorum oğlum…”
-III-
“Mezarcı geldi, mezarcı! Yok mu açan ona kapıyı?”
Kırlaşmış gür saçlarıyla kaplı başını ellerinin arasına almış, saatlerdir ağlıyordu kuyunun başında. Şimdi duyduğu ses gerçek mi yoksa ağlamaktan belli belirsiz uğultu oyunları mı çalınıyor kulaklarına, Halil anlayamadı bir an. Girinti çıkıntılarla dolu, pürüzlü, kirli tavana çevirdi bakışlarını. Yanılmamıştı. Kameradaki ses yeniledi kendini.
“Mezarcı geldi, mezarcı!”
Sahiden de mezarcı gelmişti.
“Uğursuz herif. Dişsiz ihtiyar. Kamburunu da al git!”
Mezarcı yanında beliriverdi.
“Hadi ama Halil, hala korkuyor musun ölmekten? En son geldiğimde kendini hazırlayacağına söz vermiştin bana.”
“Söz falan vermedim ben kimseye, hele de sana asla!”
Mezarcı dün geceden kalma yorgunluğuyla masanın yanındaki ahşap sandalyeye çöktü.
“Kusura bakma Halil. Dün bütün gece çalıştım. Hoş buradan duyulmuştur kazma küreğimin yağmura karışan soğuk sesi. Biliyor musun? Toprak ıslakken daha kolay oluyor kazması. Ne o yoksa ıslak toprağın ölüme çağıran kokusu da mı gelmedi burnuna?”
Mezarcı keyifle güldü. Dişsiz ağzıyla gerçekten de korkunçtu. Halil canım almaya ant içmiş bu adamın kulaklarında yankılanarak büyüyen sesini duymak istemiyordu daha fazla. Küçük yapılı, kibar kavisli kulaklarım kapattı elleriyle. Faydasızdı.
“Ben işimi layığıyla yaptım Halil. Senin çukur hazır. Tam serilik oldu ha. İnce, uzun. E şimdi sıra sende. Hadi koçum, bir küçük hamle ile atıver kendini onun içine.”
Demek çukur artık hazırdı. İyi de çukura önce Halil’in girmesi gerektiğini kim söylüyordu ki? Aklına parlak bir fikir geldi. Önce mezarcıyı yollayacaktı o cehennem çukuruna! Endişeye mahal yoktu. İlk kez yapacağı şey değildi ne de olsa. Gözleri odanın kuytusunda kuyuyu aradı. Mezarcıdan yana bir kahkaha sesi duyuldu.
“Bak seen! Bana da annene yaptıklarım yapacaksın ha? Ama unuttuğun bir şey var Halil. Ben kimi istersem sen onun bedenini sunarsın bana. Annenden sonra, şimdi de seni istiyorum Halil. Daha önce de söyledim sana.”
Halil’in zayıf çelimsiz bedeni titremeye başladı. Kirli sakallarının kapattığı sarı benzi bembeyaz kesildi. Büyük bir hırsla duvardaki aynaya yöneldi. Aynanın yüzeyine adını hatırlaması için iliştirilmiş kâğıdı çekti kopardı yerinden. Üzerinde “HALİL” yazan tarafım ters çevirip kâğıdın boş arka yüzüne masanın üzerinden aldığı kalemle, kocaman harflerle “MEZARCI” diye yazdı.
“Al işte!” diye bağırdı mezarcının alaycı yüzüne.
“Mezar taşın bile hazır! Bak bakalım esas kimin adı yazıyor. O çukura sen gir! Sen gir ki başkalarına yer kalmasın. İhtiyar, kambur ve dişsiz bir mezar kazıcıya kimse öldü diye üzülmez, merak etme. Taşına ‘Şerefsizin tekiydi!’ diye yazmayan da gebersin ardın sıra. Nah işte yazıyorum buraya da: Annesini sevenlerin mezarını kazdı en çok. Ölümden, öldürmekten en çok korkanların çukurunu. Bir köşeye çekilip izledi gururla, yaptığı işi. ‘Maşallah’ dedi her defasında. Kulağına yeni bir kurbanının sesi yetişene dek de ayrılmadı görev yerinden. İşte en çok da bu iştahı yüzünden hak ediyor suratına tükürül meyi. Tüh seni lanet! Tüh seni! Bırak peşimi….”
ŞİZOFRENİ VE DELİLİK
Halk arasında ‘deli’ diye tabir edilen birçok kişi aslında bir şizofrendir. Başka bir deyişle, etrafımızdaki şizofrenlere ‘hasta’ olarak değil ‘deli’ olarak yaklaşıyoruz. Beyni artık kendisine itaat etmeyen adam, bizim deli/şizofren/hasta’mızdır. Duygulan beynine danışmaksızın yol alabileceği gibi, danıştığında alacağı tuhaf/ tehlikeli/ anlamsız kararlarla yanlış yollara da düşebilir. Genetik ve çevresel faktörler, aile yaşantılarında geçirilen olumsuz süreçler bu durumun oluşmasında etkili olabilmektedir.
Şizofreninin belirtileri arasında gösterilen sanrı durumu, motor hareketsizlik, anlamlı olmayan duruşlar (taş gibi kasılıp kalmak örneğin), dağınık ve saçma konuşmalar, kafiyeli anlamsız sesler, çığlıklar, halüsinasyonlar, duygusal karmaşa hali, çevreden etkilenmeme hali, deli olarak tabir ettiğimiz bireylerde de görülen belirtilerdendir. Gerçek tehlikeyi ayırt edememe (Bıçağın kesiciliği, ateşin yakıcılığı, hızla yaklaşmakta olan bir araç, belki bir tren…) veya ol-mayan tehlike senaryoları kurma… Onun kafası başka bir dünyadadır artık; ama sen onu hala ‘buralı’ sanırsın.
Peki şizofreni ile deliliğin iç içe geçtiği bu zamanda, bu toplumda hangimiz ne kadar normaliz? Biz normal miyiz? Başka bir deyişle; aslında hepimiz deli değil miyiz? Peki ama bu halk nasıl delirdi? Toplumca delirme sebeplerimiz neler? Her gün cinnet geçiren bir sürü insan 3. sayfa haberlerinin başköşesinde! Artan şiddet haberleri, ekonomi, siyaset, uçlar, ötekileştirilenler/ötekileşmeler, gördüğümüz/ izlediğimiz /şahit olduğumuz mutlu, sahte mutlu(!) hayatlar, sosyal medyanın kişiler üzerindeki travmatik etkileri, ulaşamadığımız hayallerimiz, hayal kırıklıklarımız, toplum/mahalle baskılarımız, töre cinayetlerimiz, geleneklerimiz, o ‘çok sevme’ terimiz…
İşte bunlar hep, intiharlara doğru yol alan delilik hallerimiz… (Sahi deliler intihar eder mi?) Bunlar hep başka başka yazıların, sayıların konusu… O halde o zamana kadar aklımıza iyi bakalım dostlar..
