Deliliğe Doğulu Bir Figür Üzerinden Bakış: HASAN SABBAH

Mesut GÜL…

“Bilinen ezberlerin dışında, bizce delilik, toplumdan sıyrılma biçimidir.”


Toplumlar kendi coğrafyası, dini yaşamı, kültürü ve kaderi ile tek tek incelenmesi gereken yaşamsal döngüdeki birer kesiti ifade eder. Yukarıda da belirttiğimiz gibi toplum bir kesit fakat kendi içinde de bir yaşam sarmalı oluşturmaktadır. Toplumlar doğar, büyür (gelişir) ve ölür (yok olma).

Medeniyet, kültür çatısı altında ve toplumların sürekliliğinde oluşan uzun soluklu bir varoluştur. Medeniyeti oluşturan birleşim ve faktörlerin değişkenliği sınırsızdır. Bundan dolayı 3000 yıllık mimari hala geleneksel olarak yaşatılıyor ve 3500 yıllık kabartmalardaki giyim-kuşam bakir coğrafyalarda yaşam bulabiliyor.

İnsanlık tarihi boyunca Delilik ise birçok düşünürün kavramsal olarak ele aldığı fakat ortak bir tanımın yakalanamadığı bir terimdir. Bilinen ezberlerin dışında, bir ünlünün sözüyle girizgâh yapmak yerine; bizce “Delilik, toplumdan sıyrılma biçimidir” tanımına yer verdik.

Yukarıda değinilen kavramlar bağlamında bu kıssaya yazımızda yer vermek istedik. Hasan Sabbah (Şeyh-ül Cebel).

Hasan Sabbah fedailerinden birine haşhaş bitkisini verirken minyatürü.

Delilik ve deha bıçak sırtındadır. Bize göre tarihsel süreçteki dehalardan Hasan Sabbah figürü bu sözü karşılamaktadır. Fakat delilik ve deha ikileminde sıradanlığın dışına çıkan bazı özellikler ön plana çıkmaktadır. Bunlar kurgulama, inanmıştık, ikna yeteneğidir. En önemlisi ise sıra dışı bir zekâdır.

Yoktan var etmek eylem olarak gerçekleştirmesi güç bir iştir. Hasan Sabbah yoktan var etmeye mekânsal olarak Alamut Kalesi’ni ve kurgusal olarak dini kendi metoduna göre şekillendirmek şeklinde örneklendirmiştir.

Bu yazımızda bilinenlerin tekrarına düşmemeye özen göstererek sadece gerekli yerlerde bilgilere hatırlatma amaçlı yer vermeyi tercih ettik. Zira Alamut Kalesi kitabı okunması tavsiye edilen ve her zihnin yemden yorumlayabileceği derinliktedir.

Hasan Sabbah, Yemen taraflarından İran’a göç etmiş bir aileye mensuptur. Genç yaşta İmam Caferu’s-Sadık’ın oğlu İsmail’i imam kabul ederek İsmailiye mezhebine girmiştir. Alamut Kalesi ise söylenceye göre Hasan Sabbah’ın kalede bir hayvan derisi kadar yer isteyip, zekâsıyla deriyi kalenin tamamını kuşatan bir ipliğe dönüştürmesi ile ele geçirmiştir. Hasan Sabbah, bu kalede 33 yıl yaşadıktan sonra hayata gözlerini kapamıştır. Ancak biz daha bu kıssanın başındayız.

Hasan Sabbah’ın iyi bir din eğitimi almış gezgin olması yaşamındaki kurgu için sadece bir araçtır. O bir inancın içinde sadece dünyevi hayatın sona ermesiyle ulaşılabilen cenneti -mükâfat- yeryüzünde kurgulamasıyla dehasının deliliğe evrilmesinin belirtileri göstermektedir.

Kutsal kitabın Cenneti tasviri ile ilgili ayetlerdeki her detay incelikle işlenmiştir. Tarikat artık fedaileri bir tören ile kabul etmeye başlamıştır. Fedailerin gizemli karışımdan içmesi ile başka bir boyuta geçişin inandırıcılığı de etkisini göstermiştir. Artık diğer dünyayı -sahte Cennet- tekrar ziyaret etmek isteyenler, Hasan Sabbah’ın taleplerini yerine getirmek zorundadır.

Böylece Hasan Sabbah’ın fedaileri -sır bekçileri- sünni yöneticilere karşı eylemleri gizlilik içinde ha-zırlayıp halkın gözü önünde olaylar gerçekleştiriliyordu. Amaç sadece eylemi gerçekleştirmek değil, toplumda korku ve dehşet yaratmaktı. Yoksa neden fedai eylemden sonra halka dönüp nutuk çeksin ve öldürülmek için beklesin…

Buradaki delilik hazırlanan kurgunun bir oyuna, mizansene dönüşmesi ve Hasan Sabbah’ın kendi içindeki fikir çatışmalarıdır.

Ziyaretçilerin önünde iki fedainin yaptıklarım hatırlayalım. Hasan Sabbah, fedailerin kendisine bağlılığım kanıtlamak için birinin kuleden atlamasını ve diğerinin ise kalbine bıçağı saplamasını emreder. Bu gösterinin Hasan Sabbah’ın zihnindeki karmaşada, bir arayış içinde olduğunu göstermektedir. Bu beklenti belki de yukardan beklediği mesaj veya durdurulmasına sebep olacak olay peygamberliğinin ilanıdır.

Bu olaylar vuku bulurken ne diyordu Hasan Sabbah; “Ya gerçekten yukarıda bir Tanrı yok ya da aşağıda olanlarla ilgilenmiyor.” Bizce bu sözler, onun yaşamındaki travmanın bir özetidir.

Hasan Sabbah, ün kazanmış tarihsel bir figür olmanın yanında bir gerçekliktir. Buna benzer figürlere tarihin kesitlerinden örnekler verilebilir. Çünkü tarih aynı nakarata farklı ezgilerle bestelendiği bir hal alıyor bu durumda. Farklı coğrafya, kültür ve zamanlarda. Onun hikâyesi ise 1124’ün mayıs ayında yaşlanmış bir bedende son bulmuştur.