Belçim ÖZKAHRAMAN…
Sonbaharın sararmış ayları… Yakıcı soğukların başlamasına sayılı günler kala, kavak ağaçlarından kalan son yapraklar bir bir uçurumdan atlar gibi düşüyordu toprağa. Yer çekimine yenik düşen yağmur damlaları, intikam alırcasına karışıyordu yeryüzüne.
Anadolu’nun en yüksek dağlarından birinin sırtına kurulan bir köy vardı. İşte sonbahar en çok da burada hissedilirdi, Sararmış hayatlar, dağın başında akan şelaleyle birleşip yoluna devam ederdi. Bu köyde herkes aynıydı. Evlerin değişen çehrelerine rağmen içlerinde yaşananlar benzerdi; çocuklar oyun oynar, kadınlar çalışır, erkekler de oturarak toplumsal görevlerini yerine getirmeye çalışırdı. Düzen yerindeydi yani (!). Köyde bu düzene uymayan, aslında düzenden pek de haberi olmayan bir de Ali vardı.
O, her sabah “hamal” adını verdiği elbiseyi giyer, bastonuyla dururdu köy meydanında öylece. Modayı takip ettiği söylenmese de; üzerinden kaçmaya çalışan, mevsim farkı gözetmeden giydiği yemek lekeli bol yün kazağı iflah olmaz moda düşkünlerinin beğeneceği türdendi. İliklendiğinde bir mahpushanenin demir kapılarının kapanışını andıran kahverengi ceketinin ebedi mahkûmu bu siyah kazağıydı. Giydiği şalvarın üzerinden birkaç tane dünya savaşı geçmiş gibiydi. On metre uzaktan geçse de genzi yakan bir ter ve kan kokusuna boğardı insanı. Bıraktığı izlerden tek ayaklı birinin yanında bir ceset sürüklediği sanılsa da; onu gördükten sonra, bir ayağının hayatındaki en büyük problem olmadığını anlardınız. Bacağındaki kırık yüzünden minyon olan bedeni daha da kısa görünürdü.
Soğuk bir iklimde sarışın olmanın da zararını görmüştü. Donuk bakışları değil belki ama, yüzünde işleme gibi duran kılcal damarları hayatındaki en renkli kısımdı.
Yüzünde yılların ayak izlerini görmek mümkündü, eline neşteri alan zamanın, bir cerrah titizliğiyle yüzüne vurduğu darbeler, beceriksiz bir terzinin dikiş izlerini andırırdı. Bu yaralı yüz insana bakarken üzerinizde sanki buğudan bir kalıp taşıdığınız hissine kapılabilirdiniz, çünkü sizi daha iyi görmek için, gözlerini ovuşturup göz merceklerim ayarlamaya çalışırdı. Bu kadar kirli bir insan için saçsız olmak lütuf sayılırdı, belki de bundan dolayı kafasındaki tek problem kirlenmemiş düşünceler ve yok olmuş bir akıldı.
Bir görev için seçilmiş gibi yürürdü, soğuğun etkisiyle bir yansı çürümüş kuru incir ağacına doğru… Ve dönmeye başlardı ağacın etrafında. Yitirdiği aklını kovalarcasına. Yıllardır döndüğü yerde, derin bir daire bırakmıştı ardında. Amacı dizlerini bile aşan çukuru daha derinleştirip, bir cehennem çukuruna varmaktı sanki. Ağacın etrafında kendisi için temellerini attığı belli olan mezarlığın içine, bir solucan gibi yuvarlanıp yatmayı düşünürdü.
Hep yitik bir aklın gölgesinde mi büyüdü yoksa yitirdiği anne babasıyla mı çekip gitmişti aklı? Bilinmez… Tek bilinen, ruhu bedeninin kıyısına her vurduğunda, intihar hevesine kapılıp, gitmek istediğiydi.
Köy içinde teneke kutulara ritimsiz vuruşlar duyulduğunda ‘Ali yine çocuklara önderlik yapıyor’ demekti. Beline bağlanan ipteki onlarca kutu sesi bir müzisyen kadar mutlu ederdi onu.
Şarkı söylemeyi severdi hem de çağıldayan su sesiyle beraber… Suyun şarkıyla ahenkli olmasında en önemli etken de şelalenin Ali’nin ağzında başlayıp göğsünde sonlanmasıydı. Bu rahatsızlık veren görüntü Ali’yi görenler için deliliğin simgesiydi. Delali adını alması da bu simgeyle bütünleşmesindendi. Ali, ismini çok severdi aslında. Annesinin emanetiydi adı. Deli Ali’den zamanla devşirilen “Delali” lakabını da kendi adı gibi benimsemişti. Köyün en ihtişamlı yerinde yatardı, uçurumun kenarına kurulmuş küçük bir ahırda. Ahırın arkasında bir sıra halinde bulunan kavak ağaçları Ali’nin hayranlarıydı. Rüzgârın şiddetlendiği gecelerde dışarıda kopan alkışlara dayanamaz, çıkıp tek tek ağaçları selamlardı Delali.
Yağmurlu bir sonbahar akşamında herkes evine çekilmiş, köy derin bir sessizliğe gömülmüştü. Yürürken sürüklediği ayağı Ali’yi zorluyor, çamurlaşmış yol uzadıkça uzuyordu. Ahıra vardığında bitkindi. Kapının arkasında biraz dinlendikten sonra, kendisi için ayrılan köşeye usulca yerleşti. Hayvanlar ondan rahatsız olmaz, sahiplerinin değil ama bir arkadaşlarının geldiğini bilirlerdi. Bu akşam sürüye küçük bir kuzu daha eklenecekti. Beş ayın sonunda gelen bu minik yavru, hemen uyum sağlayıp annesini emmeye başlamıştı bile. Ali’nin hayatı boyunca öğrendiği bir şey varsa o da, bu minik kuzunun az bir ömrünün olduğuydu. Köylüler bazen üç dört aylık bu canlıyı birkaç lokmada tüketirdi. İşte o zamanlarda Ali, bu yüzden ağlardı; sadece bu yüzden… Dört küçük pencereden oluşan ahır soğudukça, Ali koyunların arasına yatar sıcacık uykusuna dalardı.
O düşler âlemindeyken, şiddetlenen yağmur intikam vaktinin geldiğini haber verdi bir gece. Toprağın içine sinip biriken yağmur damlaları, artık güçlüydü. Yeryüzünü olabildiğince kuvvetle itip, uçurumdan aşağı atmaya çalışıyordu. Başardı da… Yağmur, uçurumun kenarına kurulmuş ahırla beraber toprağı da kaydırmayı becermişti. Bu, Delali’nin hayatındaki en akışkan andı. İlk defa akıp giden zamana uyum sağlamıştı. Şimdi uçurumun dibinde, en sevdiği arkadaşlarıyla yine uyuyordu. Ama bu kez soluksuz…
