Harika Bahar ÖZTOK…
Eli sıcaktı. Scout’ın elinin sıcaklığı kalmıştı elinde.
Bahar gelmişti. Yeni yeni çiçek açan ağaçların arasındaki patika yoldan ilerleyerek Woodmanların evine vardı. Sarmaşıklarla çevrili, beyaz pencereli, tuğla kaplı klasik bir Amerikan evi. Giriş sahanlığında durdu. Huzurlu yüz ifadesi yerini tereddüde bıraktı. Gözlerini hafifçe kıstı, alnı kırıştı. Nefesini tuttu, bıraktı. Zili çaldı. Bayan Woodman açtı kapıyı. Kederli ama sakin, Betty Woodman.
“Franka yine kendini odasına kapattı Juliette. Gelmene çok sevindim.”
Juliette başıyla Bayan Woodman’a selam verip doğruca giriş kapısının karşısındaki ahşap merdivenlere yöneldi. Betty ve George Woodman’ın fotoğraf ve resim çalışmalarından bazıları merdiven boyunca duvara sıralanmışlardı. Aşina olduğu bu görüntülerin arasından bir hayalet gibi sıyrılıp üst kat koridoruna ulaştı. Usulca soldaki ilk kapıyı açtı.
Francesca cehennemin içinden cennete açılmak üzereymiş gibi duran pencerenin pervazına yorgun başını dayamış, kafasındaki müziği dinliyordu. Şeffaf, incecik bedeni birazdan buhar olup kaybolacakmış gibiydi. Duvarları aşıp gölgelere karışacak, gün ışığında eriyecek bir sis bulutu sanki. Bir melek. Pencereden kanatlanıp uçacak gibi, az sonra…
“Meleğim, nasılsın?”
“Julie!”
Bir sevinç çığlığı karşıladı onu. Melek havalanmıştı.
Üzerindeki uçuk mavi, uzun kollu gömleği ter ve kir kokuyordu. Çıplak bacaklarına bakınca beyaz teninin nasıl da hastalıklı bir hale büründüğünü fark etti Juliette. Yalınayak basıyordu yerin serinliğine.
“Baharda içeriler hep daha soğuk olur, dikkat etmelisin biraz.” derken Francesca ona hiç bırakmak istemezcesine sımsıkı sarılmıştı. Biraz sonra kollarını kenetlediği boynundan çekip bu kez beline sardı Juliette’in. Yüzünü boşta kalan boynuna gömdü. Dağınık sarı saçları Juliette’in yüzünde bir sonbahar tablosuna dönüştü. Gölgeleri, gün ışığında yüzen karoların üzerinde bir müddet oynaştı.
“Bu kadar özlem gidermek kâfi.” diyerek bedenini ayırdı Juliette Francesca’dan. Kapının önünde yan yana duran, aynı usta elden çıkmış, iki ahşap sandalyeden pencereye yakın olanına bıraktı ağırlığını.
Francesca olduğu yerden Julie’sine baktı. Hayran olduğu vücuda. Her telinde ayrı ayrı düşlere gömüldüğü kızıl saçlarına. ‘Masal tozu bunlar’ dediği çillerine.
Nehirde yol alan nilüferleri andıran ela gözlerine. Varlığında varlığının nefes aldığına baktı…Ruhunun tüm kasılmalarını dindirebilen yegâne ruha…Yansıması duruyordu karşısında. Onun bedeninde kendi bedenini, onun düşünce dünyasında kendi fikirlerini, konuşmadan dile gelen tüm hisle-rinde bile kendi duygularını görüyor, hissediyordu.
Julie’si bir fotoğraftı şimdi karşıdan bakınca. Küf yeşili çift kanatlı kapının beyaz kalın çerçevesinin içinde kalmıştı sandalyesiyle Julie. Vazgeçilmeziydi çerçevede duran. O fotoğrafta kendisi de bir an önce yer alabilmek için sabırsızca diğer sandalyeye oturdu. Kendi sandalyesinin çerçeveyi bozduğunu göremiyordu şimdi oturduğu yerden.
“Bir daha gitme Julie…”
“Yapma Franka. Lütfen tatlım. Bensiz de yapabilirsin.” Gülümsedi Julie. “Hatta bensiz çok daha iyi yaparsın. Sen bir dâhisin Franka. Baştan sona bir yetenek. Ne bana ne bir başkasına ihtiyacın yok meleğim. O lanet olası feminist geçmen sanatçılar da bir halt değil! Onlar sensiz eksik Franka. Seni anlamaktan yoksun bir avuç hırs insanı. Dertleri seninle aynı değil anlaşana. Bir yere ait olma hissi onları mutlu eden. Bir grubun üyesi olmak! Kendi başına var olamayan, varoluşunu tamamlama cesareti olmayan bağımlı ve ölümlü kadınlar altı üstü. Sen onlar gibi değilsin Franca. Ölümsüz olacak senin adın da eserlerin de.”
…gittiğinden beri hiçbir şey yapmadım, yapamadım… içimden hiçbir şey gelmiyor ki… sadece yok olmak., sen uzaklaştıkça ben silikleşmek istiyorum, görünmez olmak… duvarlar beni yutsun, alçıların altına gömüleyim… gölgem bile saklansın dolaplara… bulunmaz, fark edilmez olayım… ruhum zaten böyleyken bedenim nasıl görünür kalıyor anlamıyorum… beni içten içe kemirip duran bu soru….ruhum burada değil…. benimle değil… belki hep senin yanında, o yüzden, bedenimin seninle can bulması bundan…. sana kavuşması demek ruhunu bulması demek…. Ah Julie…..
“Franka, bu sessizliklerin beni hep korkutmuştur, bilirsin. Üzülüyorum. Beni daha fazla üzmek istemezsin ama değil mi meleğim? Bana bir söz ver. Bak seni bekleyen bir sürü işin var. Dünyanın, daha da önemlisi kadınların sana ihtiyacı var.
Fotoğrafların çok dikkat çekti Franka. Kaldığın yerden devam edeceğine söz ver. Mesajını almayı bekleyen yepyeni bir nesil dolaşıyor sokaklarda. Aynı arayışta olan, sorgulayan, sessiz çığlıklar atan bir dolu genç kız. Bu odanın sokağa çıkması gerek meleğim. Başka türlü kanatlanamazsın.”
Juliette’i dinlerken yerdeki siyah beyaz petek karoların derzlerine takıldı Franceska’nın bakışları. Çocukluğundan kalma bir refleks. Saymaya başladı bir uçtan bir uca. Önce beyazlar…1,2,3,….11. Sonra karşı duvardan boylamasına 1,2,3,.. Sayma sırası sandalyesinin altındaki karoya gelince, oyma ayaklara ilişti gözü. Boğazını kesti kavisli kıvrımlar. Sesi kana bu-landı. Sessizliği kana bulandı. Julie görmedi.
“Hadi Franka güzel bir şarkı dinleyelim de havamız değişsin.” dedi Juliette kapının sağındaki konsola doğru yürürken. Fişi prize taktı, plakçalara Olivia Newton’m bir plağını yerleştirdi.
I Honestly Love You şarkısı çalarken ritim tuttu.
Kendi etrafında bir iki tur döndü. Franceska’ya elini uzattı. Francesca yerinden kalktı. Beraber dans etmeye başladılar. Juliette neşeyle elbisesinin üzerindeki beyaz şifon gömleği çıkarıp havaya attı. Gömlek havada bir bulut gibi süzülüp Franceska’nın sandalyesine kondu. Odada ufak bir sevinç pırıltısı alev aldı. Kıvılcımın kızılı, Juliette’in saçlarının kızılına karıştı. Eğilip Franka’nın kulağına mutlulukla fısıldadı:
“Biliyor musun Franka, Scott bana evlenme teklif etti. Paris’e yerleşiyoruz.” Franceska’nın bakışları birden buz tutmuş göle düşen ince bir bahar dalı gibi donuklaştı. Uzak, çok uzak bir gölge yerleşti gözbebeklerine. Bakışları matlaştı. Juliette karşısında durup Franceska’nın gözlerine baktı.
“Söz. Sana gittiğim her yerden yazacağım Franka. Bilmelisin ki ben burada olsam da olmasam da aklım hep sende.”
“Burada ol Julie. Hep burada ol. Gitme. Beni daha fazla yalnız bırakma…”
Gölün buzlu suları Franceska’nın yanaklarından yol buldu kendine. Julie’si onu hayata bağlayan son şeyi de alıp gidiyordu; meleğinin ayaklarını yerden kesen eşsiz varlığını…. Julie’nin çerçevenin içinde kalan sandalyesi yerini şimdi artık derin bir boşluğa bırakıyordu.
Francesca karşıda durup son kez çerçevenin fotoğrafına baktı. Gözü küf yeşili kapıdaki nota ilişti: ‘Uç Franka!’ Pencereye yönelmeden az önce eğilip sandalyesinin üzerinde kalan şifon gömleğe dokundu.
Plak çalmaya devam ediyordu.

Francesca Woodman Hakkında…
Francesca Woodman, 1981 yılında henüz 23 yaşında iken pencereden son vermiş sanatçısıdır.
Fotoğraflarında vücudunu şeffaflaştırarak ve farklı materyallerle buluşturarak benlik bilincim silikleştirme çabası göze çarpar. Sürrealist, nüdist ve feminist bir sanatçı olarak anılmıştır ancak döneminin feminist grupları tarafından dışlandığı hakkında bilinen nadir bilgilerdendir. Anne ve babası da sanatçı olan Woodman, hala çözülmeye çalışılan hayal dünyasını soyut çalışmalarında dile getirmeye çalışmış ancak çalışmaları yalnızlığını gidermekte yeterli olamamıştır. Var olmakla olamamak arasında hep bir loşluk olduğunu düşünmüş ve o boşlukta asılı kalmıştır. Kendini bir melek olarak tanımlayan Franceska’nın bakışlarında, ruhunu çoktan sonsuza uğurladığı görülebilmektedir.
