Müştehir KARAKAYA…
– Hey, Hüseyin, bu telaşın nedir? Niye kaçıyorsun?
– Beni kovalıyorlar hocam! diye bağırdı arkasından.
Şehrin göbeğinde, ara bir sokakta motor gibi hızla yanımdan fırlayıp gidiyordu. Onu çocukluğundan beri tanıyorum, eskiden bizim sokakta, mahallede oturuyorlardı. Anası da babası da vardı. Sonra genç oldu, beni gördüğünde “hocam nasılsın” derdi. Babasını bana şikayet ederdi, ben gönlünü alacak birkaç cümle sarf ederdim, o da nezaketle, kırılmadan, darılmadan yanımdan uzaklaşıldı. Bazen bana katılırdı yürüyüşlerimde, ben konuşmadan, o konuşmadan bir hayli yürürdük birbirimize bakmadan.
Bu çocuk deli değildir derdim, gerçekten bu çocuk deli değildi, gençliğinde de deli değildi, ismi, cismi neden deliye çıktığını bilmiyorum. Benden hiç para istediğini görmedim, mahalleden herhangi birini rahatsız ettiği de ne görülmüş ne duyulmuştur. Yolda rast gelirsem arabaya alır çarşıya götürdüğüm de olmuştur, kaç defa cebindeki bozukluğu çıkarıp “yol paramı vereyim” dediğinde, ben gülüp başını okşar, “ama Hüseyin, ayıp ettin, biz arkadaşız, lafı mı olur, ben taksici değilim ki, biz hem komşuyuz hem de arkadaş”., derdim. Güler, “Allah razı olsun hocam, biliyorum, bugün babam beni çok dövdü” derdi.
Annesinin çocuklarını terk edip gittiğini çok sonradan duydum. Bir gün kayboldu, bir gün ter- ketti, bir gün de öldü, dediğini dün gibi hatırlıyorum. Zaman ne kadar çabuk geçmiş, on yıl mı, yirmi yıl mı? Zaman bizimle nasıl ip atlar, beşer beşer mi, onar onar mı?
Mahalleden ayrılalı bir hayli oldu. Hüseyin bu günlerde otuz-otuz beşinde olmalı. Ama hâlâ çocuk, hâlâ bir delikanlı bedeni. Ona bu deliliği kim yakıştırıyor, bilemiyorum. Ben hiçbir zaman bu gözle bakmadım, baksam ayıp ederim, önce kendime bu gözle bakmalıyım. Ya ikimiz de deliyiz ya da ikimiz de değiliz. Çevremiz akıllıysa o
Sokaktan bir atlı gibi hışımla yanımdan rüzgar gibi koşup gittiği gün, “gel çay içelim, boş ver kovalayanları, birazdan biz onları kovalarız” dedim.
- Peşimdekileri atlatayım, gelirim, dedi.
Ben şehrin ortasında, kahvaltıcılar sokağının başındaki Kardeşler Çayevi dediğimiz Dolayi’nin atadan babadan devraldığı yetmiş altı yıllık mazisi olan kahvehanenin hasırlı, eski gelenek taburelerine çöktüm. Hüseyin, altındaki at sanki rüzgarla yarışıyor gibi dört nala sokağı boydan boya geçti, arkasından bakakaldım. Kendi hülyalarıma, iç kuyularıma daldım gittim. Kaç dakika, kaç saat geçti, bilemem. Önüme kaç dolu bardak kondu, kaç boş bardak kaldırıldı, onu da…
Kulağımın dibinde patlayan, selamün aleyküm nidasıyla irkildim. Başımı kaldırdım, bizim Hüseyin…
– Hüseyin sen mi geldin? dedim. Otur bakalım.
– Ben geldim hocam, dedi. Oturdu.
-Küçüklüğünden beri bana hocam diyorsun, ismimi bilmiyorsun değil mi? Bak ben de seni tanıdığımdan beri Hüseyin diyorum.
-Herkes sana hocam diyor, kimse senin adım bilmiyor ki!
-Sen de haklısın Allah için… Sigara içer misin?
-İçmem…
-Çay içer misin? Ama dur, aç mısın, sana yemek yedireyim.
-Yemek de yemem…
-Çay?
-İçerim…
– Dolayi, iki çay daha!
– Tamam üstadım, baş üstüne, diyor Dolayi.
Hüseyin’in gözlerine bakıyorum cin gibi. Saçları yine karışmış, dağılmış, kırış kırış olmuş, yapışmış birbirine.
– Seni kovalayanları atlattın demek…
– Evet, atlattım, sonra ben kovaladım onları, gelip buradan kaçtılar…
Ben ne seni kovalayanları ne de senin kovaladıklarını göremedim, kusura bakma, diyemedim, diyemezdim de. Desem, nasıl arkadaş olabilirdik o zaman?
– İyi etmişsin, bir gün onlar kovalasın, bir gün sen kovala!
Güldü iki büklüm, ellerini terbiyelice birbirine sürttü. Çıkardım önüne bir kâğıt para bıraktım, gözlerini kızıştırdı.
– Bugüne kadar senden hiç para aldım mı? dedi.
– Hiç istemedin ki, versem de sen kabul etmedin.
– İyi, şimdi de almıyorum.
Almadı parayı, önüne konan çay bardağına dört beş şeker attı, büyük gürültüyle karıştırdı.
– Sen hâlâ yazıyor musun? dedi bu çocuk adam.
Hem son söylediklerine hayret ettim, hem de parayı almamasına…
– Benim yazar olduğumu sen nerden biliyorsun?
– Ben bilirim… Kime sorsan bilir….
– Biraz önce sen demedin mi kimse seni tanımıyor diye?
– Öyle mi dedim? Demek sen de benim dediklerimi anlamıyorsun, adını bilmiyorlar dedim…
Hayret! Demek ben de onun dediklerini anlamıyormuşum veya tanımıyormuşum. Ama o beni tanıyor. O mu deli, ben mi, yoksa çevremizdekiler, yakınımızdakiler, uzağımızdakiler, elimizdekiler, koynumuzdaki ler…
– Bana deli diyorlar, bu doğru belki, ama sana da diyorlar, işte bu yalan!
Tabureye yapışıp kaldım, cevap verecek bir tek kelime ne zihnime, ne dilimin ucuna geldi, ben ki her cümleye bir çağrışımla cevap veren..ben ki… Her neyse, iki sıfır mağlup oldum Hüseyin’in karşısında…
– En son ne yazdın?
– Niye sordun, sen yıllardır beni takip ediyor, okuyormuşsun gibi…
– Yok, konuşulanları duyduğum için, tarihi romanlar yazıyormuşsun…
– Peki Hüseyin. Sana da söyleyeyim. Milattan önce dediğimiz bir devir, bir çağ var. O medeniyetleri araştırıp onlardan dört beş tanesinin hikâyesini yazdım. Beni tanıyanlar demek ki, bunu konuşmuşlar, sen de duymuşsun.
– En son kitabın ne?
– Nemrudun Eli.
– Eski çağlan mı anlatıyor?
– Evet.
– Ne gerek vardı, bugünün insanlarını yazsaydın daha iyi olmaz mıydı? Hangi birini yazsan, hepsi birer nemrut, nemrutun eli, nemrutun ayağı, nemrutun cebi, nemrutun külâhı, bunu, şunu, onu.. (eliyle çevremizde oturan bir sürü insana işaret ederek) her birisi nemrut, nemrut çok, eski nemrutlardan ne istiyorsun?
Hüseyin ile biraz hasbihal edelim dedik, Hüseyin beni gayya çukuruna doğru itekliyor. Bildiklerimi de unuttum, vereceğim cevaplan da… Konuşmanın seyrine batmamam için değiştirmem lazım diye düşündüm.
– Hüseyin, bak çayın soğudu, yarısını içmişsin. Yeniden sıcak çay getirsinler, önündeki parayı da al, şimdi aç değilsen acıkınca yersin. Beni buralarda tek başıma otururken görürsen çekinme, yanıma otur, eskisi gibi selam ver, merhaba de, ben senden eksik değilsem de fazla da değilim. Bence sen benden fazlasın bile… Olur mu?
-Olur…
Hışımla kalktı, parayı da almadı, çayını da bitirmedi. Eyvallah demeden hızlı adımlarla yanımdan uzaklaştı. Arkasından ben eyvallah dedim içimden.
-Deli çocuk seni rahatsız etmedi ya hocam, diye seslendi beni tanıyan biri.
-Ne münasebet, ben onu rahatsız ettim galiba! Bu deli Hüseyin’miş ha!
