Mustafa ÖZALP…
Ey oğul, dedi Âdem,
Vicdan; kaybetmeye en çok hakkımız olduğu anda koruyabildiğimiz şey değil midir?
Mevzubahis vicdan olunca Aziz düşer yüreğime… Aziz ağalığın hüküm sürdüğü Doğu’nun dağ köylerinden Sümbül’de, kendi halinde yaşayan çok çocuklu bir ailenin oğluydu. Yazın ailece tarlalarında kışa yetecek kadar ürün elde etmek için çabalıyor, küçük dünyalarında büyük huzursuzluklarla iç içe yaşıyorlardı.
Bu huzursuzlukların en büyük sebebi zalimlikleriyle ün salmış ağalardı. Kötü emelleri doğrultusunda kin ve nefretle halkı birbirine vurduran ağa, düşmanlıkları derinleştirerek kan davasına dönüştürüyordu. Derler ya; bir insanın, kendisine zulmedene gülümsemeye mecbur bırakılmasından daha beter bir zulüm olamaz yeryüzünde. İşte tam da böyle bir ortamda yaşayan halktan biriydi Aziz de.
Yine bir seçim dönemi gelmiş çatmış, Sümbül Köyü’nde seçimler yapılmış ve ağanın desteklediği partinin oylan düşünce ağa,
Aziz’in babası Mehmed’i sorumlu tutmuştu. Ahalinin huzurunda Mehmed’i cezalandırmak için adamlarını her şeyden mahrum fakat zulümden hep nasibini alan Sümbül Köyü’ne göndermişti. Babasının köy meydanında tekme tokat dövüldüğünü gören Aziz, evinden tabancasını aldı, babasını bırakmaları için havaya birkaç el ateş etti. Fakat kader bu ya kurşun gitti zalimi değil de mazlumu buldu. Günahsız Hüsnü’ye denk gelen kurşun Hüsnü’yü canından ederken Aziz’i de yüreğinde oluşan büyük bir cehennemin içine atıverdi. Öyle bir cehennem ki Aziz’in yüreğinde; yandı, yandıkça kül oldu Aziz. Küllerinden yeniden doğdu, bir Simurg misali. Köylüler Hüsnü’nün başında toplanırken; Aziz bir kanadında korku bir kanadında vicdan azabıyla kuş misali uçup gitti. Köyden uzaklaşarak dağa doğru yol aldı.
Sığınabilecek bir mağara buldu. Korkak adımlarla içeri doğru ilerledi; titreyen bedeniyle, kanatlarındaki ağırlıkla taşa uzandı. Ağırdı yükü… Ne bedeni ne de yüreği kaldıramadı bu dağ gibi yükü ve uykuya yenik düştü. Uyandığında sabahın ilk ışıkları mağaranın içini aydınlatıyordu. Günahsız birini öldürmenin azabıyla ruhunun derinliğinde korlanan ateş vücudunu etkisi altına alarak soluk almasını önlüyordu. Damarlarındaki kan çekilmişti. Morarmış gözlerle mağarayı incelerken bir kuş yuvası gördü. Her canlı kendini korumak için bir yuvaya ihtiyaç duyuyordu. Ya Aziz? Şimdi hangi yuva Aziz’i koruyacaktı? Hangi derman yaralarına deva olacaktı? Aziz nereye sığınacaktı? Nasıl taşımaya devam edecekti emaneti, bu ağrıyan yüreği kanayan vicdanı ile? Öyle ya “Biz, emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik. Onlar onu yüklenmeye yanaşmadılar, ondan korktular da onu insan yüklendi. O cidden çok zalim, çok cahil bulunuyor.” demişti Yaradan. Şimdi tam da şu an o emanetin ağırlığını taşıyordu Aziz. Ve emanetle birlikte tıpkı yaratıcının tanımı gibi zalim ve cahil hissediyordu kendini.
Dağlarda uyuşmuş bedenini hareket ettirerek sağa sola dönmeye çalışsa da başaramadı. Aklına tabancası geldi; elini belinde gezdirerek tabancasına dokunsa da bu ona güven vermedi. İçinde silaha karşı bir nefret uyandı. Başına gelenlerden kendini sorumlu tuttu. İçi içine sığmıyor, kafasındaki düşünceler büyüyerek bedenindeki baskıyı arttırıyordu. Kendinden kurtulmanın, benliğini aşmanın çaresini arıyordu Aziz.
Güneşin batışıyla birlikte dağın yamacından aşağıya doğru indi. Hüsnü’nün mezarına gitmeye karar verdi. Mezarlığa varınca geceyi yarılamıştı. Yıldızlı gök kubbenin altında, Ağustos böcekleri, gecenin sessizliğini bozarak Aziz’in yüreğinden kopan çığlığa eşlik ediyordu. Mezarının başında Kur’an’dan sureler okudu. İçindeki çığlığı bastırmak için sesini yükselterek okumaya devam etti; biraz zaman geçtikten sonra kendinden geçerek mezarın üstüne yığıldı.
Sabah uyanınca korkmuyordu artık ama yüreğindeki ateş, bedenini etkisi altına alıyordu. Koşarak gittiği köydeki bakkaldan, beyaz kefenlik bez alarak köyün altından geçen çayın kenarına indi. Karışık duygularla suyun akışına kapılarak derin düşüncelere daldı. Akşam olunca mazlum Hüsnü’nün babası İdris’in kapısını çaldı. Kapıyı İdris açtı. Karşısında Aziz’i görünce tanımadı. İçeri geçtiler. Hüsnü konuşmadan kefen ile tabancayı İdris’in önüne bıraktı. ‘Oğlun Hüsnü’yü bu tabancayla öldürdüm. Bu da benim kefenim. Beni de bu tabancayla öldür, kefenime sar. Akşamdır, istediğin yere atabilirsin. Kimsenin haberi olmaz.’ İdris biraz düşündükten sonra kafasını kaldırdı. İyi niyetiyle “Bu haneye sığman, bu evin bir ferdidir. Bundan sonra yaşadığın sürece oğlum Hüsnü’nün yerindesin.” dedi. İdris’in gözleri yaşarmıştı, başını önüne eğmiş bekliyordu. Aziz “Ben ölmeye gelmiştim, bu vicdan azabıyla nasıl yaşarım?” diyerek çığlık attı. Evden uzaklaşarak dağ taş demeden yürüdü. Yeryüzündeki her şeyden uzaklaşmak istiyordu. Ağaçlardan, insanlardan, muhabbetlerden, sokaklardan, bakışlardan hatta kendinden…
Nihayetinde dergâha gitmeye karar verdi. Müritlerin şeyhin etrafında zikir yapmak için toplandığı cuma gecesi, Aziz içeri girerek şeyhin elini öptükten sonra diz çöktü. Getirilen salavat ve zikre sessizce eşlik etti, zaman durmuş bedeni ruhunu taşımıyor, yaşadığı anın hazzını ruhunun derinliklerinde hissediyordu. Zikrin sonunda dervişlerin araya girerek, Hz. Peygambere ve şeyhlerine methiyeler dizerek def eşliğinde okudukları kasideler, yaralı yüreğindeki kor ateşi alevlendirerek bedenini etkisi altına alıyordu. Yüreğine tutsak olmuş bedeni cezbeye kapılarak kafesteki kuş gibi çırpınıp duruyordu. O günden sonra Aziz için zamanın ve mekânın önemi kalmadı. Artık yalnız değildi, defi arkadaşı oldu. Elinde defi diyar diyar dolaştı. Dağlarda günlerce aç, susuz kalarak, mağarada def çalarak sabahladı. Def onun arkadaşı, sırdaşı, her şeyiydi. Derdini, kederini onunla paylaşır; onunla dile getirirdi. Çalmaya başladığı zaman kendinden geçerek başka âlemlere dalar, saatlerce baygın halde yatardı. Uyanınca gözü defi arar, bazen düştüğü yerin metrelerce uzağında bulurdu defini. İnce parmakların defe aşkla dokunuşu yüreğinden kopan sözlerle birleşince kendisi gibi dinleyenleri de kendinden geçirirdi.
Gideceği yere yaya gitmeyi tercih ediyordu; yollar iyi geliyordu yüreğindeki yangına… Taşıtla beş saatte gideceği yere iki veya üç günde yaya olarak giderdi. Yorulduğu zaman camiye gider, ya camide kilerden birine misafir olur veya geceyi camide geçirir; ertesi gün yoluna devam ederdi. Dağlık alandaysa bir mağaraya sığınır, gecesini orada geçirirdi. Bedeninin rahatlığına hiçbir zaman önem vermezdi. Aç kalmış, gece yatakta veya kuru bir taşın üstünde uzanarak uyumuş onun için fark etmezdi. Bir kuru ekmekle günlerce idare ederdi. Kendinden geçerken yüzündeki çizgiler derinleşir, alnındaki damar kabarır, gözleri yuvasından fırlamasına baktığı yöne takılıp kalırdı. Yaratıcının kelamını hissederdi yüreğinde…
Demişti ya Yaradan: “Allah hiçbir nefse gücünün yeteceğinden öte yük yüklemez.”
Aziz’in yükü ağırdı fakat Yaratıcı ona yüküyle birlikte yüreğindeki yangına dayanacak gücü ve içini kavuran vicdan azabını taşıyacak kanatları vermişti.
Aşk olmuştu Aziz. Tepeden tırnağa aşka bulanmıştı. Yüreğindeki aşkı peygambere muhabbete dönüştürmüştü ve hac ziyareti ile aşkını sunmuştu efendisine.
Durmadan dolaşıyordu Aziz. Her köşe başında görünür olmuştu. Kimi deli dedi ona, kimi aşık, kimi derviş. Oysa ermişti Aziz. Derdiyle bir olmuştu. Derman neydi, dert neydi, bilmiyordu artık. Ama insan olmuştu! Öyle ya kim daha fazla derdiyse o daha çok insandı… Yaratıcının ruhundan üflediği insan…
