Zehra ÇİFTÇİ…
Sorgulanmayan yaşam yaşanmaya değmez.
Delilik kavramı etimolojik köken olarak “delmek, bir şeyin tamamen başka bir duruma geçmesi” anlamı taşımasına rağmen sözlük anlamı olarak “akıl ve ruh dengesi bozulmuş olan, akıl ve ruh sağlığı yerinde olmayan (kimse)” için kullanılır. Halk dilinde “aklın insanı bırakmasına: delirmek; aklını bırakan kişiye de meczup” denir. Halk arasında farklı anlamlar yüklense de delilik “mantıksızlık, sonunu düşünememek, yetişkin tavrı sergileyememek, akli dengesinin olmaması şeklinde tanımlanabilir.
Her dönem içinde bulunduğu toplumsal ve sosyal olaylardan etkilenme şekli farklılık gösterir. Toplumsal bir olgu olan deli ve delilik kavramı için de geçerli olan gerekçe her toplumun bakış açısı ve yaklaşımına sirayet etmektedir. Toplumların kendi içinde barındırdıkları delilik kendi saflığı, kendi idealleştirmesiyle tarihsel sürece etki etmektedir. Bu tarihsel bağlamda akıllı olmanın zıddı olarak tanımlanan delilik üzerine konuşmak ve tartışmak akıl üzerinde düşünmeyi ve tartışılmayı da zorunlu hale getirir. Böylece akıl ancak deliliğin zıddında ortaya çıkar.
İlkçağdan yirminci yüzyıla kadar her çağda akıllı olmak, bilgi sahibi olmak, bilgelikle özdeş tutulmuş; bu anlamda delilik bu durumun aksi olarak görülür ve dışlanır. Fakat delilik toplumsal bir olgu olarak, toplumsal düzenin varlığının bir gerekliliği olduğu gibi bilgeliğe de katkı sağlar. Bu bağlamda Orta Çağ’dan 18.yy’a kadar geçen sürede deliliğin arkeolojik alt yapısını sorgulayan Foucault, Deliliğin Tarihi adlı yapıtında, yaptığı araştırmalar sonucunda deliliğe yüklenen anlamları ve delilerin uğradıkları zulümleri sorgular. Delilik, bizde tedavisine çalışılan bir hastalık olarak kabul edilirken batıda deli olarak tanımlanan kişinin toplumdan dışlanan ve cezalandırılmasını gerektiren bir cürüm olarak görülür. Foucault da yapıtında Orta Çağ’da toplumun bir parçası olan delilerin sokaklarda özgürce akıllı olduğu iddia edilenlerle bir arada oldukları dönemlerden, öteki insanlarla aralarına duvarların örüldüğü, tehlikeliymişçesine cüzzamlı hastalar olarak tanımlanarak tımarhanelere kapatıldığı 18. yüzyıla uzanan bir süreçten söz eder. Yine 16. yüzyılda İngiltere’ye yaptığı bir yolculuk esnasında başladığı ve mizahi tarzda yazdığı Deliliğe Övgü yapıtıyla Erasmus, deliliği çok farklı kavramlarla özdeşleştirir. O çocukluktan yaşlılığa, aşktan evliliğe, arkadaşlıktan dostluğa, edebiyattan bilime, politikaya hatta savaşa kadar tüm alanlarda deliliğin kendini gösterdiğini söyler. Erasmus içinde yaşadığı dönemin de etkisi ile en çok Orta Çağ din kuramlarına ve din adamlarına yaptığı acımasız eleştirilerle dönemini mizahi bir şekilde yargılar.
Ona göre delilik, gerçek bilgeliktir ve kendini bilge sayan kişi gerçek delidir. Erasmus, “Hayatın kendisi dahi varlığını deliliğe borçludur.” diyor. Ona göre, en mutlu insanlar deliliğe en fazla yaklaşanlardır.
M.Ö. 469 yılına geldiğimizde ise kendisinin insan problemi üzerine düşünmesi ve tartışmasıyla yeni bir dönemin başlangıcını oluşturan “ünlü deli Sokrates”i görmekteyiz. Bazıları için Platon’un eserlerinin başkahramanı, bazıları için mitolojik bir özne, bazıları için ise hiç yaşamamış bir şahsiyet olan Sokrates’in varlığının kanıtı günümüzde de tartışılmasıdır. “Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir.” şeklindeki söylemi ile felsefe hayatını başlatan Sokrates, kendi döneminde bir kaçık, bir deli muamelesi görür. Onun özgün hayatı ve felsefe anlayışı yaşadığı Atina toplumunca anlaşılmaz. Fakat bu özgünlüğü ve sıra dışılığıyla çağlar ötesine geçerek günümüzde üzerine konuşulan ve tartışılan en önemli şahsiyetlerden biri olur. Bunun kanıtı yaptığı Savunma ile ününe ün katarak günümüzde yaşayabilir olmasıdır.
Sokrates içinde bulunduğu toplumun yozlaşmış ahlaki öğretilerine, değer verilen olgulara karşıt tepki göstererek Atina toplumu ve demokrasisini ironik bir şekilde eleştirir. Cicero, Sokrates için yaptığı “insanı gökyüzünden yeryüzüne indirdiği” söyleminde insanın tartışılması gereken en değerli ve en mutlak şey olduğunu kanıtlar. Bu bağlamda Ahlak felsefesinin kurucusu olarak kabul edilen Sokrates, Atina toplumunda erkek güzelliğinin önemsendiği, zenginliğin, soyluluğun akıllılıkla özdeşleştiği toplumda o çirkinliğiyle, bilgeliğiyle, asil duruşuyla, korkusuz cesaretiyle en büyük delilik örneğini gösterir. O patlak gözü, basık burnu, koca göbeği ve kirli giyimi ile bir meczubu andıran görüntüsü nedeniyle delilikle itham edilir. Soğuk kış günlerinde yalınayak saatlerce hatta günlerce bekler ve düşünme eyleminde bulunarak kimseyle konuşmazdı. Bu hali kendisine deli denmesine neden olur ve dönemin komedya yazan Aristophanes tarafından samimiyetsizlikle suçlanır. Sokrates bundan rahatsızlık duymaz. Çünkü o ironik bir tavırla toplumda kendilerini bilge sayan kişilerin bilgisizliklerini ortaya çıkarmayı amaç edinir. O, toplumda her kesimden insanla diyaloga girer ve insanlara hakikati göstermeye çabalar. Muhataplarıyla girmiş olduğu diyaloglarda kendisini bilmez gösterir ve bu bilinmezlik görüntüsü altında muhatabının doğruyu bulmasına kılavuzluk eder. Toplumda gençlerin beğenisi kazanan Sokrates’in bu yönü Atina demokrasisince hazmedilmez ve haksız ithamlarla (Atina tanrılarını inkâr etmek ve yerine yenilerini getirmek ve gençleri yoldan çıkarmakla) ölüme mahkum edilir. Sokrates için kaçınılmaz olan ölüm, onun baldıran zehrini içmesiyle trajik ve ironik bir hal alır. Gözü kapalı bu cezayı kabul etmesi onun bilgeliğinin/deliliğinin göstergesidir. Ona göre O, Tanrı Apollo tarafından verilen görevi yapar ve bu görevi yapmış olmanın rahatlığıyla bu cezaya rıza gösterir. Çünkü gerçek bilgeliğin ne olduğunun farkındadır. Bunun farkında olmayanlara alçak gönüllükle ışık olmak istemesi deli olarak algılanıp yargılanmasına engel olamaz. Onun bilgelik uğruna katlandığı bu durum hayatına mal olmuş ama aynı zamanda bilgeliğinin/deliliğinin ölümsüzlüğünü sağlamıştır. Bu bilgeliği onu ölüme mahkûm etmiş olsa bile ölümden sonra da kendisinin bilgeliğinin devam edeceğine inanır. O yaptığı Savunması’nda Atina demokrasisine, kendisini haksız yere ölüme mahkûm edilmesinden dolayı bir anlamda mutlu olduğunu ve öldükten sonra Hades’e daha önce gidenleri sorgulama önceliğine sahip olduğunu söyler. Böylece ölüme gözü kapalı giden birinin deli cesaretini gösterir. Savunmasında baldıran zehrini içmeye giderken “Ben ölmeye gidiyorum sizse yaşamaya. Ama hangisinin daha iyi olacağım yalnız Tanrı bilir.” diyerek ironik bir tavırla deliliğini/bilgeliğini konuşturur.
Sokrates’in soğuk ve kasvetli olan ölüme gülümseyerek gitmesi, baldıran zehrini içerken uyuşan bedenine rağmen öğrencileri ve arkadaşlarıyla son anlarının anlamlı yaşamaya çalışması onun deliliği/bilgeliği sadece yaşamla değil ölümle özdeşleştirdiğini gösterir. Alkibiades’in Sokrates’in iki zıttı bir arada barındıran Silenlere benzetmesi de bundandır. Alkibiades gerçekte Sokrates’in çirkin görüntüsü rağmen çok bilge bir kişiliğinin olduğu söyler ve ona göre bunu anlayabilenler farkına varır. Böylece deli diye tabir edilen Sokrates’in gerçekte bilgiye susayan ve bunu bulmak/buldurulması için çabalayan gerçek bilge olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü O, aynı anda iki zıtlığı barındıran insanları Sileneler gibi açıldıkça tersiyle yüz yüze getirerek sürprizlerle karşılaştıran ve insanları kendi delilikleri yüzleştirerek onları tutarlı olmaya yönlendirir.
Evet “delilik” kavramını tanımlanmakla çıktığımız yolculukta; yüzyıl öncesinden bir delilinin “Sokrates” in selamıyla günümüz aydınlatmakta yüzümüz gülmektedir. Onun Savunması’nda Hades’e ulaşma çabası ve girişimi dünyada el etek çekme, kendisini Tanrının bilinmez iradesine teslim etmek ve sonu bilinmeyeni aramadır. Sonuç olarak en genel anlamı ile deliliği bilgelik, asilik ya da normalleşme olarak tanımlayabilsek her insanda bir parça delilik olması gerektiği ve bunun dışarı yansımasına olanak tanımak gerektiğini söyleyebilir.
