Gözdem ÖZALP…
En çok o üzülüyor toprağımızdan ayrılışımıza. Belki de bahçesine ektiği çiçeklerin solduğunu hayal ettiğinden, ruhundaki tüm çiçekleri de soluyor ve eskisi kadar içten gülemiyor hiçbir zaman.
Güneş henüz içimizi ısıtmamıştı. Sabah ezanının derinden gelen sesiyle uyandım, penceremi açtım, sabah ayazıyla ürperdim, derin bir nefes aldım. Bugün büyük gündü. Doğduğum şehri terk ediyorduk. Tüm anılarım ve çocukluğum… Kararı babam vermişti. Kırgındı babam… “İnsan toprağına küsecek kadar kırıldıysa, yapacak tek şey var: Gitmek…” dedi. Dedi ve sustu. Şehrimizden ayrılana kadar bir daha konuşmadı ve asla geriye dönüp bakmadı. Ben baktım ama uzun uzun baktım şehrime. Koşturup oynadığım sokaklar, tırmandığım ağaçlar, içinde yıkandığım nehir… İyice kazıdım aklıma. Ama hiç lafını etmedim. Babamı üzen şehrin adını anmadım bir daha… O, benim ilk öğretmenim: Âlimlerin sultanı, Bahâeddin Veled. Adı anılınca bir mecliste, ilminin ağırlığı kaplardı her yanı. Benim omuzlarımda ise ona duyulan saygının yükü vardı. Çünkü, her erkek çocuk, babası gibi olmak ister ve benim babam gibi olmak büyük meseleydi…
Uzun yıllardır Belh şehrindeydik. Doğduğum topraklar, her zaman hüzün vermedi bize. Çok mutlu günlerimiz de oldu. Bazen evimizin bahçesinde babamın arkadaşları toplanır, saatlerce sohbet ederlerdi. Babam aniden seslenirdi bana: “Oğlum, Celâleddin! Gel bakalım yanıma.” yüzüme bakıp tebessüm eder ben ise yanı başına oturur uzun saatler boyunca onları dinlerdim. Tatlı bir uykudan uyandırdığında beni anacığım, herkes gitmiş olur, kaçırdığım konuşmaları düşününce içimi bir hüzün kaplardı. Şimdi bahçemizde yalnızca o tatlı sohbetlerin yankıları ve sokaklarımızda korku var. Bitmek bilmeyen, gittikçe büyüyen, bir kartopu gibi üzerimize gelen korku… Hikâyeler anlatılıyor her yerde. Ürpertici hikâyeler… Çocukların yanında susuyor büyükler ama onlar, yarım yamalak duyduklarını hayal dünyalarında tamamlıyor. Her Moğol askeri bir deve dönüşüyor zihinlerinde. Bir attan daha hızlı, bir kurttan daha vahşi askerlerden kaçamıyorlar düşlerinde… Düşlerini analarının sesi aralıyor… Korkuları onların kucağında son buluyor…
Anacığım… En çok o üzülüyor toprağımızdan ayrılışımıza. Belki de bahçesine ektiği çiçeklerin solduğunu hayal ettiğinden, ruhundaki tüm çiçekleri de soluyor ve eskisi kadar içten gülemiyor hiçbir zaman. Bir daha asla çiçek yetiştirmiyor…
Yola çıkalı çok olmadı. Belki bir ya da iki ay. Kan akmış şehrimizin sokaklarında hep. Komşularımızı, arkadaşlarımı kılıçtan geçirmişler. Talan etmişler şehri. Kana susamış Moğol askerleri sarmış her yanı. Nehir, kızıl akmış günlerce. Babam çok üzüldü. Bir hafta ağzını bıçak açmadı. Dua ettik. Ben çocukları düşündüm. Olanları aklım almadı. “Neden bunca nefret?” günlerce bunu sordum kendime. Önümüzde bilinmez bir yol, arkamızda şehrimizin harabesi. Allah’ım! Yolculuğumuzu hayırlı kıl!
– Allah’ım, yolculuğumuzu hayırlı kıl! Evlatlarımı, eşimi, ailemi koru! Ben bu şehirden kırgın ayrılıyorum Allah’ım, Rum ilinde gönlümü ferahlat! Gideceğim topraklar ana gibi sarıp sarmalıyormuş gönlü kırgınları, Güneş oradan doğuyor, oradan ışık yayılıyormuş tüm cihanın üzerine. Bizim de içimizi ısıtsın o güneş, sıkıntılarımızı unuttursun…
Şehir şehir dolaşıyoruz uzun zamandır. Rum ili kucak açtı bize. Gittiğimiz her yerde insanlar karşılıyor kafilemizi. Babamın etrafında pervane misali dönüyorlar. Şeref sayıyorlar onun meclisinde bulunmayı. Çocukların gözlerine bakıyorum, onların bakışlarında da Belh şehrindeki çocukların korkularını görüyorum. Hepsinin gözlerinde bir Moğol askeri asılı. Belli ki karanlıkta onların da düşlerine saldırıyor askerler. Uzun süre bakamıyorum yüzlerine ve biz de duramıyoruz hiçbir yerde uzun süre.
Gittiğimiz şehirlerden hiçbirine ait hissetmiyorum kendimi. Sanki bir ses çağırıyor beni. Daha yol bitmedi diyor. “Geeel Celâleddin!..” bir yere gitmek ve bir yerden gelmek, uzun süredir yaptığımız şey bu. Git Celâleddin, Gel Celâleddin!..
Bir süre önce bana hediye edilmiş bir kitap var elimde ruhum daralınca onu okuyorum. Adı: Esrârnâme… Babamın arkadaşı Attâr, Nişâbur’dan ayrılırken tutuşturdu elime. Uzunca gözlerime baktı. Sımsıkı tuttum kitabı, kucağımda sardım sarmaladım. Bir tebessüm yayıldı yüzüne Attar’ın. Sonra babama bakıp gülümsedi tekrar. Babamla vedalaşırken Attâr, ben elimde kitabımla kervana yaklaşıyordum.
Artık ayları, yılları saymıyoruz. Bebeler doğuyor yollarda. Ölülerimizi bir daha dönmeyeceğimiz şehirlerde bırakıyoruz. Biz yürürken mevsimler değişiyor. Kışı bir şehirde geçirip yazın başka bir menzilde oluyoruz. Babam da eskisi gibi değil daha çabuk yoruluyor. Son birkaç yılda saçları iyice ağardı. Babalar yaşlandıkça oğullar serpiliyor. Oğullar yuva kuruyor.,, Eşim, Gevher Hatun. Yol arkadaşım. Birlikte çıktığımız göç yoluna hayat yolculuğu da ekleniyor… Yuvamı kurduğum şehirdeyiz bir süredir. Seviyoruz bu şehri, babam da uzun zamandır gitmekten söz etmiyor. Ama ben biliyorum henüz menzilimize varmadık. Bazen rüyalarımda upuzun, sarı ovalar görüyorum. Kurak, çatlamış topraklar ve çok uzaktan beni çağırıyor tuhaf giyimli bir adam “Geeeel Celâleddin! Daha yolun bitmedi! Beni yanlış yerde beklemektesin…” sırılsıklam uyanıyorum. Babama anlatacakken rüyalarımı, “Henüz yol bitmedi, hazırlanın Konya’ya gidiyoruz. Sultan Alâeddin’in davetine icabet edeceğiz.” diyor. Ve yine yol…
Uzun süredir onu bekliyorum. Bugün, yarın yakındır gelmesi. Alâeddin çağırmış diyorlar. Hâlbuki benim davetime icabet ediyor. “Geeel Celâleddin!..” diyorum. Beni duyuyor. Yaklaşıyor Celâleddin. Atının ayak sesleri yollarımda. Teri damlıyor üzerime. Bağrımda kuruyor teri. Üzerime akıtacağı gözyaşlarını düşünüyorum. Hüzünlerini ve sevinçlerini yaşayacağı günleri… Bahâeddin Veled’in ölümünü, Sultan Veled’in doğumunu, Şems’in gelişini, gidişini, gidemeyişini, gitmek zorunda kalışını, içine atıldığı kuyuyu…
Ve nihayet babasının atının ardından Celâleddin de şehre giriyor. Yüzünde bir tebessüm. Sabah ezanının sesi her yanı sarıyor. Güneş henüz içimizi ısıtmadı. Sabah meltemiyle sallanan upuzun ovalardaki başaklara değiyor güneş. Gün ağarıyor uçsuz bucaksız topraklarımda. Toprağımla, başağımla, gökyüzümle sesleniyorum. “Hoş geldin Celâleddin!” diyorum “Hoş geldin!”. Başını hafifçe eğip, fısıltıyla “Hoş bulduk!” diyor. “Hoş bulduk Rum ili, hoşça bulduk!..”
