Ruhla Göç Pazarlığı

Sevinç DEMİR…


Vakti Gelince gitmenin adıdır gün batımı

Ömürden, gönülden, günden.

Can Yücel

Göç etmek için illa mekân mı değiştirmeli? Yahut dolu mu yağmalı yeşilliklere? Kalbe inen bir ağrı çaldıramaz mı o çanı?..

      Saat 05:00

       Yine bir asma tavan. Dilsiz ve solgun şahitlerim olan ahşap duvarlarım… Ben ve ruhum… Bugün de bitti mesai…

       Kavak misali salınan saçlarım, deniz mavisi gözlerim, çıtkırıldım belim ile akıllarda,  gönüllerde  iz bırakan tenha yürekli bir kadınım ben… Karanlığım ve saflığımın iz düşümü olan karo döşemeli parkelerimle donatılmış, tekliğimin imgesi olan bir küçük iskemlem… Bütün dünyam bu odadan ibaret… Ara sıra buzlu camlardan dışarıya bakıp meraklansam da savrulup yok olmaktansa duvarlarımda var olmayı tercih ederim…

-Yine ne çok yordun beni!

-Bunu ikimiz için yapıyorum. Yirmi yıl geçti hala alışamadın. Tabii, ölümsüzlük iksirini doyasıya içen sensin! Bense ölmemek için direnmeliyim!

-Senden göç edersem çürüyeceğini biliyorsun, benimle iyi geçinmelisin.

 Kendi kendime konuşuyorum, delirmiş olmalıyım.

-Seni besleyen de doyuran da benim.

-Su ile ekmek ile doymam ben bilirsin… Her gece onlarca adamın kollarına kendini üç kuruş için satıyor olman beni senden alıyor…

– Karo döşemeli şu ev, bu duvarlar, şu koca bahçe, bu devasa yatak her şey senin için…

-Bunlarla dinlendiremezsin beni. Kulak ver bana, iyi dinle! Masum olduğum halde mahkûm bir hayat sürdürüyorum sende… Kadınım ben!

 21 gram için varlığa ahkâm kesen hayatım ben. Canı cana kavuşturmak, cana can katmaktır görevim.  Benim mizacımda yıpranmış ahşap merdivenlerden yürümektir nefes almak.

Bazen nefretle örülmüş bir sessiz duvar olup karanlığın gölgesine bürünürüm, bazen sahte bir aydınlık vurur ölümle hayatın kıyasıya yarıştığı duvarlarıma. Her yaşanmışlığım bir kat daha yükseltir beni arşa. Geceleri tapılıyorken vücuduma sabah güne hep aynı yalnızlıkla başlarım. Duvarlarımdan baktığım hayatıma kâh taze bir gelin edası ile cilvelenir yeni doğmuş bir bebek masumiyetine bürünürüm kâh kara kaplı bir defterin boş yaprakları gibi salınırım avuçlarda. Gözyaşlarımla kendi müziğimi yapar onunla hayatın ritminde kaybolup kendi dansımı yaratırım.

Tozum, kirim, tuğlalarımda saklıdır. Rengârenk boyalıdır çakıl taşlarım. Çimentomu hayat ile karar, hiç yıkılmayacak bir duvara dönüştürürüm kendimi. Omuzlarımda ağır bir yük, çatırdayan merdivenlerim ve rotam sonsuzluk. Birler kümesinin sakinidir kalbim. Dünya benim için var oldu, cehennemi cennete çeviren de ayaklarının altına alan da benim. Ya başta taç olmak ya da başından kumlara batırılıp da taşlanmaktır kaderim.  Peki, ama neden hep birileriyle var olmaktır sebebim? Kamuya açılamaz bedenim, zevkin doruklarında heba edilemez tenim. Ölümün beyaz gelinliğine hasretim. Peki, yaşarken, beyaz giyip masumiyet abidesi olmak neden hep benim görevim? Başkalarının hayallerinin süsüyüm, kimse sormaz ki süs olmak ister mi hiç yüreğim? Yok, dört duvar arasında tek başıma da yaşayabilirim. Kapılar açılmasa da olur. Ben kendime ışık da olurum misafir de. Kırık dökük ruhumu gökyüzüyle vuslata erdirmenin zamanı geldiğinde sesimi duyuracağım elbet. İsa gibi çarmıha gerdiğim… Sende ebediyete göçünce çıkarın üzerimden şu hayatın kirli gömleğini… Sıradanlık hiç bana göre olmadı, gözlerimi hayata sessiz çığlıklarla yumacağım. Seni karo döşemeli zemine değil, duvarlarıma emanet edeceğim. Kendinin kahramanı olmak yerine hayallerindeki kahramanlarda yaşama tutunmak için bir zerre olmayı tercih edip durdun. Sana müstahak bu gidiş.

       Ah Dünya! Demiştim sana hamurumdaki hürriyeti köleliğe mahkûm edemezsin. Yürümekten yoruldu bedenim, uçmanın hafifliğine göç etmenin zamanı çoktan geldi. Avucumda duygularım ve ruhum… İz bırakmanın tam da zamanı şimdi.  

 12:00

  Mesai başlamadan gitmeliyim…

  -…