Ölü Balıklar

Belçim ÖZKAHRAMAN…


Sabahın ilk ışıkları, güneş yanığı izi taşıyan yüzünü okşuyordu. Sarhoş bedenini kaldırıp perdeyi açmak için pencereye yaklaştı. Soğuk bir kış günü başlamak üzereydi. Bahçe duvarları karla kaplandığından, komşu evleri göremiyordu artık. Her biri kendi etrafına yüksek duvarlar örmüş olan bu evler, mahalleyi büyük bir hapishaneye çevirmişti sanki. Pencereyi açtığında buz gibi hava ciğerlerini doldurdu. Yeni doğan bir bebeğin aldığı ilk nefes kadar yakıcıydı hava. Tek yataklı, çok kitaplı küçük odasını havalandırıp, mutfağa giden hole geçti. Geriye kalan üç kapı da kapalıydı. Mutfak dün gece bıraktığı gibiydi. Evdeki tek kadın olduğu için tüm işler ona bırakılmıştı. “Haksızlık bu!” diye söylenirken bir kapı açıldı. Gıcırdayan kapı sesini tanıdı, üç numara uyanmıştı:

-Günaydın Farah.                              

-Sana da günaydın Çukurgöz, n’oldu? Uyuyamadın mı?

-Güvercinler yüzünden. Kanatlanıp duruyorlar penceremden. Onları severim ama kanat sesleri beni deli ediyor.

Farah’ın en sevdiği kiracıydı Çukurgöz. Asıl adını bilmese de olurdu. Zaten burada Farah dışında kimse kimseye söylemezdi adını. Tüm geçmişini göz çukurlarına gömen Çukurgöz, lakabını hak edecek bir göz yapısına sahipti. Derinleşen bakışlarında, gün ışığına hasret bir mahkûm vardı sanki.

Farah bu dört odalı, bol güneş gören evin asıl kiracısıydı. Ev sahibi onu tanır, onu bilirdi. Ne yaptığını da hiç sormaz, Farah’a çok güvenirdi. Çünkü Farah geldiği ülkede iyi bir pedagogdu. Şimdi yabancısı olduğu bu yerde asıl işini yapamadığı için; kiracısı olduğu evi, başka göçmenlere de kiralıyordu. Her ay düzenli değişen kiracılar başlıca geçim kaynağıydı. Mutfağı topladıktan sonra çayı, dün gecenin közlerini taşıyan sobanın üstüne koydu. Çelik çaydanlıktaki yansıması ilişti gözüne, hoşuna gitmedi. Çok sevdiği sarı saçları sonbaharı bitirmiş, kışa hazırlık yapıyordu. Gözaltları sahile vuran dalgaları andırır şekilde halka halkaydı. Kahverengi bakışları ise aynı sahile vuran ölü balıkların umutsuzluğunu taşıyordu. Çaydanlığın üfleyen buharlı sesi diğer kiracıları çağırıyordu. Masaya konan zeytin ve peynir herkese yetecek kadardı. Yakalanma korkusuyla dışarı çıkmayacakları bir günün daha geçmesini bekleyeceklerdi. Başkaları için bir geçiş güzergâhı olan bu ev Farah’ın eviydi. Göçmenlik evrakları “Tamam” olduğundan bu evde daha uzun yıllar kalabilirdi. Çünkü onu ne bekleyen vardı, ne de unutmaya çalışan. Herkes ve her şey bir savaşın gölgesinde yitip gitmişti.

Mutfaktaki 6 kişilik masa çok iş görürdü. Ev sahibinden kalan diğer eşyalar da güzeldi ama bu Farah’ın  en sevdiği eşyaydı. Çünkü gerçek isimlerini bile bilmediği bu insanlarla, her yemek saatinde aile olurlardı. Eski günlerdeki gibi…

Herkes sofradaydı artık. Sabahın soğuğunu tek başına bastırmaya çalışan ince sacdan yapılan sobaya, sıcak çayın buharı eşlik ediyordu. Farah Kıvırcık’ın çay kaşığını bardağa vura vura karıştırmasın seviyordu, tren istasyonlarını hatırlardı bu sesle. Bir de gidemediği şehirleri. Farah’ın hemen yanında oturan Kıvırcık, esmer teninin aksine bembeyaz dişlere sahipti. Geniş yüzüne yayılmış gözleri ve burnu,  bakışlarına rahat bir ifade verirdi. Hep gülümseyen bu genç çocuk okumayı çok severdi; kitabı, gazeteyi, dergileri… Geldiğinden beri geldiği yere lanet eder, işaret parmağını kafasına vura vura “Beyin göçü” benimkisi derdi. Beyninde taşıdığı bilimin tüm dünyayı kurtaracağından emindi. Tabağındaki zeytinlere ve peynire geometrik şekiller verdikten sonra, aradaki uzaklığı hesaplayıp yemeye başlardı. Sadece zenginlerin okuyabildiği bir ülkede, yoksul olmanın bedelini ailesini geride bırakarak ödemişti. Şimdi hesaplayacağı mesafelere ailesiyle arasına giren kilometreleri de eklemek durumundaydı.

Bir tek Baba suskundu. Daha yirmili yaşların başında olan bu genç adam savaşın mührü gibi duruyordu. Yaşadığı her şeyi yüzüne nakşetmişti sanki. Farah bile onunla göz göze gelmek istemez, ürperirdi. Temiz yüzlü denilebilecek bu kumral adamın, neden bu kadar derin baktığını bilmiyorlardı. Çünkü hiç konuşmazdı. Her gün yemek saatlerinde mutfağa gelir, onun dışında ortalıkta pek görünmezdi. Eğer Farah rica ederse onu kırmaz,  evdeki tamirat işlerini hallederdi. Savaşa rağmen ülkesine geri dönmeye çalışan bu genç adam, evdeki “iyi baba” rolüne uygundu.

İki gün sonra herkes kendi yoluna gidecekti. Farah bir müddet belki de bütün kış boyunca yalnız kalacaktı. Ama olsun, beklerdi. Ne de olsa dünyadaki herkes yer değiştirmek için bir şeyler yapıyordu. Yine gelirlerdi… Masadaki dingin huzuru kaçıran bir kapı sesi duyuldu. Şiddetlenen ses her şeyin bittiğinin habercisiydi. Masadaki gözler telaş içinde birbirine bakarken, Farah çaresizce kapıyı açtı.

   Telsiz sesleri ve ayakkabı izlerinden geriye kalan kahvaltı sofrası hâlâ sıcaktı. Ev derin bir sessizlikle soğuyordu. Güneşin adım adım terk ettiği evin pervazlarına konan güvercinler, Farah‘ın bıraktığı kırıntıları yemeye devam ediyordu. O baskından sonra eve geri dönen sadece, Farah ve Baba’ydı. Çukurgöz ve Kıvırcık eksik evraklarından dolayı bırakılmamışlardı. Akşama doğru döndüklerinden ev iyice soğumuştu. Farah bir yandan soba ile uğraşırken bir yandan da Baba’ya söyleniyordu:

-Madem evrakların tamamdı da ne için balkona kadar bile çıkmıyordun?

Baba, uzun zaman konuşamayan bir insanın ilk defa konuşmaya çalışması gibi hangi kelimeyi seçeceğini bilmiyordu. Bakışlarını yere indirip:

 -Benim evraklar dışında her şeyim eksik. Ailemi geride bırakıp, onların anılarının olduğu yere geri dönmeye çalışıyorum.

– Ne demek istiyorsun?

– Vatanımdan ayrılmak kolay olmadı. Her şeyin düzelmesini bekledim ama son iki yıldır şiddetlenen savaş bizi göçe zorladı. Gidenlerden bazıları istedikleri yere varınca, ben de ailemi alıp yola düştüm. Yolda para vermediğim kimse kalmadı. Belki kurtuluruz diye… Elimde kalan parayla ancak bir bot ayarlayabildim. Yetmiş kişinin binmesi gereken bota yüz altmış kişi bindik. Bir dalga her şeyi mahvetti. Tutamadım onları. Karım ve çocuğum suyun içinde kayboldu. Onları sahilde buldular, sahile vuran diğer  cesetlerin yanında…

 Son cümlesini gözlerini kapatıp söylemişti, ağlıyordu. Titremesine rağmen devam etti:

-Çocuğum ve eşim öldü. Ben babaydım, bebeğim küçücük bir balık gibi yatıyordu sahilde, çaresizce… Tutamadım ellerini, kayıp gitti. Biliyor musun? Doktor olacaktı, neşe doluydu, gülümsemediği tek an bile yoktu. Şimdiyse artık hiçbiri yok… En acısı da unutulacak olması, hiç olmamış gibi. Benim yüreğim yangın yeriyken, dünya onu unutacak. Diğerlerini de unuttuğu gibi…

Günlerdir herkesin sıcak evlerinde, ağlayarak izlediği o görüntülerden geliyordu bu adam. Demek bu yüzden konuşmuyordu; acısı tarifsizdi. Konuşmayı ve ağlamayı bırakıp usulca yerinden kalktı. Hiçbir şey söylemeden odasına gitti. Paltosunu giymiş, çantasını sırtına atmıştı; kapıdan yavaşça çıkıp gitti.