Esma ÖZALP…




Vincent Van Gogh… Neler hissettiniz bu ismi okuyunca? Akılınızda, hayalinizde ne belirdi? Sanat mı, aşk mı, kesik kulak mı, sarı mı, tarlalar mı, ayçiçekleri mi, yoksa delilik mi? Evet Delilik! Ama nasıl bir delilik?
Van Gogh acaba kendisi hakkında ne düşünürdü? Birçoğumuz gibi Van Gogh da şahsını tanımlamıştı. “Çoğu insanın gözünde neyim ben? Değersizin biri ya da tuhaf, aykırı, hoşa gitmeyen bir adam. Toplumda kendine yer bulamamış, yer bulamayacak bir yaratık. Yani hiçten de daha aşağı bir şey!” diye ifade etmişti Vincent kendisini Theo’ya yazdığı mektuplarda. Hakikatin peşindeydi Van Gogh, kendi hakikatinin; bu nedenle yalnızdı. Kimseler yoktu etrafında. “İçimde büyük bir ateş yanıyor. Fakat kimse ateşin başına ısınmak için gelmiyor ve yanından geçenler sadece dumanı görüyor.” demişti yalnızlığını ifade ederken. Parmaklıklar içerisindeydi. “Yüreğimdeki hapishanede kendimi cehennemdeymişim gibi hissediyorum.” derdi çoğu kez. Cehennem sanırım Van Gogh’un hayatının en kısa özetiydi. En dibi görmüştü. Bu nedenle özgür bıraktı ruhunu. Elleriyle çıkardı ten hapsinden kendisini. Mesafeleri kapatmak için uğraşıyordu; kendisiyle arasındaki mesafeleri. Ölmeden önce öldü. Gerçek bir hakikat yolcusuydu çünkü. Kavgası vardı kendisiyle kızıl saçlı delinin. Ona deli diyenler anlayabilmişler miydi kendisiyle kavgasını? Henüz 28 yaşındayken “Her şeye kadir olan bir Tanrı asla bir günahkârı terk etmez” demişti.
Belki de hiçbir zaman Van Gogh’un iç dünyasında neler yaşadığını anlayamayacağız. “Yıldızlı Bir Gece” de bizim anladığımızla kendisinin ne anlattığı arasında gidip geleceğiz. Şimdi sadece sözcükler bizi kızıl saçlı delinin hayat hikâyesinde kısa bir yolculuğa çıkaracaklar; lakin hazır olunuz. Bu ölmeden öne defalarca ölen bir hakikat yolcusunun dram dolu bir yol hikâyesidir. Sokrates’in öldüğünü? duymuş gibi yürürdü bu yolda Vincent. Demişti ya Sokrates “Kendini kendinle tanı!” diye.
1853-1880: Kızıl Saçlı Deli’nin hakikatini arama yılları; kasvetli, soğuk ve kısır yıllar
“Anneme söyle. Onun elleriyle örülmüş çorapları giymek dünyanın en büyük zevkiydi.’’
Vincent Van Gogh 1853’te, Hollanda’nın Kuzey Brabant bölgesindeki Flemenk Köyü’nde doğdu. Kendisinden 1 yıl önce ölü doğan kardeşinin adını aldı. Van Gogh ailesinin geçmişi 16. yüzyıla kadar dayanır. Ailenin erkekleri genellikle ya sanatçı oluyor ya da papaz olarak görev yapıyorlardı. Van Gogh 4 yaşındayken kardeşi Theo doğdu. Theo dışında 1 erkek ve 3 kız kardeşi vardı. Van Gogh’un hayatında Theo hep özel bir yerdeydi. Zaten Van Gogh’un hayatını, duygularını, belki cehennemini Theo’ya yazdığı mektuplardan biliyoruz. 1864’te yatılı okula yazıldı.1868’de eğitimini yarıda bırakarak geri döndü. Sonradan kardeşi Theo’ya yazdığı mektuplarda çocukluk yıllarını ‘’kasvetli, soğuk ve kısır’’ olarak betimleyecekti. Henüz 15 yaşındayken amcası aracılığıyla bir sanat simsarlığı firmasında iş buldu. 23 yaşındayken işten ayrıldı ve dindarlaşıp hayatına yeni bir kapı aralamaya karar verdi. Din adamı olmaya bu yaşlarda karar verdi. Önce gönüllü öğretmenlik yaptı. Uzun yıllar para almadan din görevlisi yardımcılığı yaptı ve incili her yere götürme hevesine kapıldı. Daha sonra ailesinin de zorlamasıyla ilahiyat fakültesi giriş sınavlarına hazırlandı ama bir yıl sonra vazgeçti. Uzun zaman vaizlik yaptı. Düştüğü çıkmazlardan kurtulacağını vaizlik yaptığı yıllarda büyük bir umutla düşündü. Fanatik sevgi, duygu coşkunluğu, kendini kamçılamaya kadar varan bir özünden geçme isteği ve mülkiyeti reddetme gibi sebeplerden kilise yetkilileri ile arası açıldı. Sonunda “rahipliğin saygınlığına gölge düşürdüğü” gerekçesiyle işten atıldı.
1880-1888 : Ressamlığa Geçiş
‘’Sanat doğaya eklenmiş insandır.’’, ‘’ Eğer içinizde bir ses size; ‘yapamazsın’ diyorsa, o sese rağmen, her şeye rağmen yapmaya başlayın. O ses susacaktır.’’
Vincent 1880 yılında yüreğinin artık misyonerlik için çarpmadığını fark etmişti. Yüreğinde yeni bir çıkış kapısı aralaması gerekiyordu. Misyonerlik heyecanının yerini artık insanların günlük yaşamına yönelik bir ilgi alıyordu. Gözlemlerini çizerek kaydetmeye başladı. Böylece resim, kasvetli yaşamına yeni bir boyut getirdi. Eski tüccar ve vaiz yavaş yavaş yolunu buluyordu. Resme sistemli bir ilgi duyduğu bu dönem on yıllık ressamlık yaşamının ön hazırlığıydı. 1880 sonbaharında kardeşi Theo’nun tavsiyesine uyarak resimde kariyer yapmaya karar verdi. Sık sık kitap okuyup resim yapmaya başladı. Kısa bir süre Brüksel’e gidip teknik resim eğitimi aldı. Vincent başlangıçtan beri kendine özgü bir yaklaşım içerisindeydi. Doğa manzaraları, yoksulların yaşadığı yerler, basit nesneler gibi konulara bu yıllarda ilgi duydu. Daha sonra köylü portreleri ile çalışmalarına devam etti. Papaz kendi cemaatinden köylülerin Van Gogh’a poz vermesini yasaklayınca natürmort çizmeye başladı.
Resim ile yeniden umut dolmuşken 1881 yılında babasıyla sık sık çatıştı ve evinden kovuldu. Babasının 1885 teki ölümü, ailesi ile arasının bozulması, bir yandan da evlilik dışı bir çocuk sahibi olduğu söylentileri ve çalıştığı stüdyodan atılması üzerine Van Gogh yeniden yer değiştirip Antwerp’e gitti. Bir boya satıcısının evinde bir oda kiraladı. Böylece düştüğü yerden yeniden kalkmayı başarıp resim çalışmalarına yeni bir boyut kazandırmak için uğraştı. 1886’da sanatın başkenti Paris’e geldi ve kardeşi Theo’nun evine yerleşti. Bu dönem birçok ressam ile tanıştı. Paris’te yoksul insanları ve işçileri betimlemeye devam etti, kızıl saçlı deli. Fakat tüm çabalarına rağmen hiçbir zaman bir sanatçı olarak kendisini kabul ettiremeyeceğini düşünüyordu. Para sıkıntısı çeken ve ailesinden yeterli desteği göremeyen Vincent çoğunlukla kendisine “ayakları çamurlu, pasaklı bir sokak köpeği” gibi davranıldığını düşünüyordu. Tüm zorluklara ve yalnızlığına rağmen çok sayıda resim yaptı bu dönemde.
1888-1889 :IŞIK ZAMANI
“ Ah görkemli yaz güneşi! Atölyemi yarım düzine ayçiçeği resimleriyle süslemek istiyorum.’’
Van Gogh’un yaratıcı gücünün doruğu 1888-1889 yıllarıdır. Bu yıllarda kendisini köylülerin ressamı diye adlandırır. Yine bu yıllarda nesneler ile betimlemeler yapmaya ara verip duygularını ve izlenimlerini doğrudan dışa vurmaya önem verdi. Bütün gün aralıksız tarlalarda çalışıyor, güneşin en parlak olduğu saatlerdeki “harika sarı güneşleri’’ ve bu ışık altındaki nesnelerin parlaklığını yakalamak için çektiği fiziksel sıkıntılara aldırmadan öğle güneşinde kalıyordu. Bu dönemde, güneş ışığı altındaki tarlaları, işçileri, ve ayçiçeklerini çokça çizdi. 19.yüzyılda ayçiçeklerine ilgi büyüktü. Evlerde dekorasyon amaçlı kullanılır, yaşama sevinci ve idealizmi simgelerdi. Bu nedenle Van Gogh için ilham kaynaklarından biri de ayçiçekleriydi. Bu dönemde bir ayda birbirinden kıymetli altı adet ayçiçeği tablosu yaptı. Van Gogh ayçiçeklerinin gotik kiliselerinin pencereleri kadar etkili olduğunu söylüyordu. Bu dönem Van Gogh’un sanatının doruğuydu ve durup dinlenmeden çalıştı kızıl saçlı deli.
1890 :Yalnız Bir Yaşamın Sonu
“THEO; yorgunsak eğer, bu daha önceden çok uzun bir yolu yürüdüğümüzden değil midir? Ve insanın yeryüzünde verilecek bir savaşı olduğu doğruysa, o bezginlik duygusu ve başın yanıp tutuşması, uzun süredir mücadele ettiğimizin bir göstergesi değil midir?”
“Yemek yemektense resim yapar ve tükenen bedeninin ona kaç resim kazandıracağını düşünürdü.” böyle anlatır Kızıl saçlı delinin son aylarını, Bertholt Brecht. Van Gogh tüm hayatını belirleyen saplantılı tutumunun ve çektiği acıların sonucunda çok sayıda gözü kara öz kıyıcılık örneği verdi. Fakat en çok bilinen belki de yüreğimize en çok işleyen kulağını kesme hadisesi idi. Hiçbir insan sıcaklığı olmadan aralıksız sürdürdüğü yalnız yaşamı, aşırı çalışma temposu, yetersiz beslenme, hastalıklar, tutkulu sanatsal çalışmalar ve sürekli yalnız kalma korkusu tüm çılgınlıklarını hazırlayan etkenlerin toplamıdır. Defalarca hastaneye yattı çıktı. Komşularının çoğu onu mahallede görmek istemediklerini belediye başkanına yazdıkları dilekçeler ile dile getirdiler. Ve ona ‘kızıl saçlı deli’ demeye başladılar. Ah insanlar… Ötekileştirmeye meyilli yaratıklar… Bu dönemde Theo’ya yazdığı mektuplarda kasvetli çevresinden ve yalnızlığından sık sık söz eder Vincent.. Sonsuz bir yalnızlık içerisinde olduğu son iki ayında 80 resim ve 60 desen üretti. Theo’ya yazdığı son mektuplardan birinde “Bana neler olacağını bilemiyorum.” dedi ve umutsuzluğunu, yalnızlığını ‘Buğday Tarlası ve Kuzgunlar’ resmine döktü. Sonunda resimlerinin bile işe yaramayacağını ve yeni bir meslek edinemeyecek kadar yaşlı olduğunu düşündü.
‘’THEO; senin dostluğun olmasa, hiçbir pişmanlık duymadan kendimi öldürürdüm ve bütün korkaklığıma rağmen sonunda bunu yapacağım. ‘’ diye yazdı son mektubunda. Yeni bir nöbet geçireceğini anlayınca 27 Temmuz 1890 ’ da tabancayla canına kıydı ve iki gün sonra 29 Temmuz’da 37 yaşında iken öldü. Ölürken Theo başucundaydı, kardeşinden yedi ay sonra Theo da öldü.
ÖLÜM.. Bizler için meçhulün diğer adı. Mevlana için kavuşma, Hallac için özgürlüğün ta kendisi! Ya Van Gogh için? Sarı bir kurtuluştu belki de.. !
