İLK GÖÇ

Fatma ÖZÇINAR…


Arapça “hecr” mastarından türemiş olan “hicret” kelimesi sözlükte: Bir yeri terk etmek, onunla ilgiyi kesmek, kişinin herhangi bir şeyden bedenen, lisanen veya kalben ayrılıp uzaklaşması demektir. Daha çok bir yerin terk edilmesi başka bir yere göç edilmesi anlamında kullanılır. Ancak hicret basit ve sıradan bir göç olayı değildir. Müslümanların tevhit bayrağının indirilmeye çalışıldığı, İslam’ı yaşamanın yasaklandığı bir yerden, dinlerini özgürce yaşayabilecekleri bir yere gitmenin adıdır hicret. Dolayısıyla hicrette pes etmek, vazgeçmek ye’se düşmek yok; geri dönüş için çalışmak, hazırlık yapmak kalpleri Allah’a ısındırmak vardır.

Hicreti sadece mekânsal anlamda düşünmek onu dar kalıplara sokmaktır. Öncelikle kişinin kalben ve lisanen kendini her türlü günahtan soyutlaması, manen ayrılması gerekir. Nitekim Mekke’de nazil olan Müzzemmil suresinin 10. ayeti, Müslümanların, müşriklerin ve onların yaşam tarzlarından ahlak anlayışlarından, kalben ve fikren ayrılmaları gerektiğini vurgulamaktadır. Müminin hicreti kalpte başlar. Uzlete çekilerek, onu, kötü huylardan, dünyevi hastalıklardan arındırır mümin. Sonra fikri hicreti gerçekleşir. Kalbin mutmain olacağı bir mekân arar ve oraya koşar ayakları. Böylece hicretini tamamlamış olur. Manen ayrılmayı, terk etmeyi yapmayanın hicreti makbul olmaz sadece yer değiştirmiş olur.

Hiç şüphesiz İslam tarihinde ilk ve en önemli göç hicrettir. Çünkü tebliğde bir dönüm noktası olup gerçek dirilişin gerçekleşmesini sağlayan en önemli ve belirleyici bir olaydır.

İlk muhacir olan Efendimiz (sav.) ise çok sevdiği doğup büyüdüğü topraklardan, anavatanından kopup (çıkarılıp) göçe mecbur bırakıldığı zaman gayesi Medine’de çalışıp İslam’ın bir sesi olarak mücadeleyi kazanmak, böylece Rabbinin rahmetini umarak geri dönmekti.

Nitekim yüce Allah, Ali İmran suresi 195. ayette: “Rableri onların dualarına şöyle karşılık verir: Şüphesiz ben erkek olsun, kadın olsun -ki birbirinizden meydana gelmişsinizdir- sizden bir şey yapanın emeğini boşa çıkarmam. Hicret edenlerin yurtlarından çıkarılanların, benim yolumda eziyete uğratılanların, savaşanların ve öldürülenlerin işte onların günahlarını elbette sileceğim. Ant olsun ki Allah katında bir mükâfat olarak onları altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Şüphe yok ki nimetin güzeli Allah’ın katındadır.” buyurmuştur.

Yine Tevbe suresi 20, 21, ve 22. ayetlerde: “İnanan, hicret eden, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihat edenlerin Allah katındaki mertebeleri pek büyüktür. Muradına erecek olan da onlardır.” ; “Rableri onları kendi rahmeti, hoşnutluğu ve cennetleri ile müjdeliyor. Onlar için orada kesintisiz nimetler vardır.”; “Onlar orada ebedi kalacaklardır. Kuşkusuz en büyük ödül Allah katında olandır.” buyurarak kalbi Allah dışındaki şeylerden uzaklaştırıp ona yönelmek anlamında yapılan göç neticesinde, Müslüman’a cennet vaat edilmiştir.

Evet, hicret bize aslında ilk göçümüzü hatırlatır. Hz Âdem’ in dünyaya göç etmesi ile başlayan ilk serüvenimizi. Cennet topraklarından dünya tarlasına… Biz de Efendimiz gibi çok sevdiğimiz ana vatanımızdan bu tarlaya zorunlu bir göç gerçekleştirdik. Peki, bundan sonra bize düşen nedir?

Vardığımız yerde bir kenara çekilip sonumuzu beklemek mi? Yoksa Efendimiz gibi dünya tarlasında yılmadan, usanmadan, atalete kapılmadan çalışmak; geri dönmenin hazırlığı içinde ümitvar olmak mı?

Belki mahsulümüz yeterli gelmeyecek, azığımızı tam toplayacağız belki de… Belki fetih tadında bir dönüşümüz mümkün olmayacak Efendimiz gibi! Ama kâinatın ilk muhacirlerinden olan bizler, Efendimiz’in önderliğinde safımızı Allah’tan yana belirlemenin ve O’na koşarak çıktığımız bu yolda, yurdumuza döneceğimizin, dirilişimizle mümkün olacağına iman ediyoruz…