Zeynep TÜRKSEVER…
İnsanları anlamama yardımcı olur diye toplum bilimi okumaya karar verişimin dördüncü yılında, hayatın her zaman düz bir çizgi halinde seyretmediğine dair sosyolojide farklı bakış açılarının var olduğunu anımsıyorum. Kendimi tanıyamamışken toplumları anlamaya çalışmamın içe dönüp bakamama korkaklığından kaynaklandığını kabul ettiğim şu günlerde, hayatımı fotoğraflar üzerinden anlamaya çalışmak gibi bir çabam var.
Eskinin meftunu ruhum, fotoğrafların da eskiliğine vurgun. Fotoğraf deyip geçmemek gerekiyor. Aldığınız 24’lük veya 36’lık pozun kıymeti, her bir poz için hazırlanışınız, deklanşöre en içten gülümseyişinizi sunuşunuz; fotoğrafa, fotoğrafı çekene ve dahi makinenin kendisine gösterdiğiniz saygının nişanesidir adeta. Fotoğraf çektireceğiniz yere özen gösterir, kılığınıza kıyafetinize çeki düzen verirsiniz, saçınızı düzeltir makyajınızı tazelersiniz ve hazır olmanın sükûnuyla “ben hazırım” dersiniz. Bu kadarla da kalmaz elbet. Her bir pozu itinayla çektikten sonra fotoğraf stüdyosuna gider ve fotoğraflarınızı ta’b ettirirsiniz. Bulunduğunuz zaman dilimine göre bekleme süreniz değişmekle birlikte günümüz teknolojisinin hızıyla kıyaslandığında bekleyişiniz “bir müddet”i bulur. Fotoğraflarınızı teslim almaya giderken hissettiğiniz meraklı heyecanı hatırlıyor musunuz sahi? Fotoğrafçı bazı pozların yandığını söyleyebilir; sizin pamuklara sarıp sarmalamak istediğiniz an’ın tam da o an olduğuna karar vererek çektiğiniz fotoğraf, artık karanlık odanın dipsiz kuyusuna zorunlu sunulmuş bir kurban olabilir. Bu durumu kabulünüz, kanaatin farklı bir yansımasıdır. Ah, mutluluk bedel ister, bilirsiniz! Elinizde fotoğraflarla stüdyodan ayrılırsınız, en uygun yer ve zamanda fotoğraflarınıza bakmaya başlarsınız. “Fotoğraf çektirmek, pozları bitirmek, ta‘b ettirmek” eylemlerinizin tümü içinde belli bir sabır ve bekleyiş barındırır. Üstelik elde edilen sonuç da kimi zaman sürprizdir. Tüm biricikliği ile fotoğraflarınızın her biri, bir sanat eseridir. Zira aynı fotoğrafın bir daha çekilmesi mümkün değildir.
İnsanların kanaatkâr, anlayışlı ve sabırlı oluşuyla fotoğraf teknolojisi arasında bir paralelliğin var olduğunu düşünenlerdenim. Günümüzde sağdan soldan, önden arkadan, yukarıdan aşağıdan çekilen karelerin eş zamanlı dönütleri hepimizi sabırsız, tatminsiz yapmıyor mu sahi? Çektiğimiz onlarca fotoğraftan kaç tanesine dönüp bakıyoruz? Her bayram ziyaretlerinde açılan fotoğraf albümlerinin hissettirdiği sıcaklığı, bugün hangi son model telefonun kamerası bize sunuyor? Bu his ve düşüncelerimle baktığımda fotoğraflarım daha da kıymetleniyor ve ben “putum yıkılmadan önce dönemi”mi özetleyebileceğini düşündüğüm bir fotoğrafta karar kılıyorum.
Anamın rahmine düşüşümle başlayan “putum yıkılmadan önce dönemi“, 22 yaşıma kadar sürüyor. Bu dönemin fotoğrafı, bacakları yara bere içinde bir kız çocuğuyla gövdesine dayandığı dev bir çınar ağacının birlikteliğidir. Fotoğraf değil adeta metaforlar âlemi! Beyaz üzerine mor puantiyeli geceliği, sarışın ve beyaz Anglo Sakson oyuncak bebeği, yaramaz oğlan çocuğu ruhunu annesinin kulağına taktığı papatyalı altın küpenin, bileğindeki altın ve plastik bileziklerin dizginleyemediğinin kanıtı, dizlerindeki yaralar…
Hani ayrılıkla ölümü tartmışlar da 40 gr ağır gelmiş ya ayrılık, işte bu sözün doğruluğunu kabul etmek benim gibi inatçı mizaca sahip kişilikler için zaman alıyor. Ölümün “Hak” oluşuna inanış, ayrılığa biraz daha fazla üzülüşünüzün tesellisini oluşturuyor. Teselli, yaralarınıza oksijen suyu oluyor. Oksijen suyuyla köpürdükçe şifa buluyor yaralarınız, acınız da köpürüyor, köpürdükçe iyileşiyor, iyileştikçe siz ölüyorsunuz. Meğer büyümek, ölmek demekmiş yaranızı sardıkça anlıyorsunuz. Ördüğünüz duvarların arasında yaralı bir köpek gibi hırladığınızı sizden başkası duymaz oluyor. Sesinizin duyulmayışıyla hayata mizahi yönden bakışınız arasındaki bağ tam da burada güçleniyor. Görünenden görünmeyene, bilinenden bilinmeyene, somuttan soyuta geçişiniz tam da burada başlıyor. Bu tarihten itibaren hiçbir fotoğraf karesinde yaralarınız dizinizdeki gibi görünür olmuyor. Yaralarınızın görünmez oluşuyla müsavi,
putunuzun yok oluşu da. Put yoksa gösterilmesi gereken bir yara da yok! Zira nazınızı çekeceğini düşündüğünüz, her daim var olacağına inandığınız putunuz tuzla buz olmuştur artık.
