DRACULA : Korkunç Bir Roman

Kübra ŞAHİN…


Korku insanın tabiatında olan doğal bir duygudur. İhtiyaçlar hiyerarşisinin de tabanında bulunan güven duygusu sebebiyle insanlar korkmadan yaşamak, kendini emniyette hissetmek isterler. Peki o zaman güvende olmaya bu kadar ehemmiyet verildiği hâlde “korku edebiyatı” da nereden çıktı? Korkunun da edebiyatı mı olurmuş? İnsan bilerek ya da isteyerek kendini ya da başkalarını korkutmak için edebiyat yapar mı? Yapar… Hem de çok güzel yapar. Ya da çok korkunç mu demeliyim?

Şaka bir yana insan için hayati öneme sahip bir duygunun yoğunluğu onun edebiyat türü olarak da ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Ne de olsa edebiyat hayatın aynasıdır. “Korku edebiyatı” yıllar içinde çok başarılı örnekler vermiş, önemli bir edebî tür hâline gelmiştir. 1765 yılında Horace Walpole tarafından kaleme alınan Otranto Şatosu isimli eserle birlikte başlamış kabul edilir.[1] Edgar Allan Poe, Stephen King, Howard Phillips Lovecraft, Mary Shelley, Ann Radcliffe, Wilkie Collins, Robert Louis Stevenson ve daha birçok yazar bu türde başarılı eserler vermiştir.

Korku edebiyatının bir başka usta kalemi ise Dracula romanı ile tanıdığımız Bram Stoker’dır. Bram Stoker hastalıklı bir çocukluk geçirmiş, yatağa mahkum olduğu küçük yaşlarında annesinden korku dolu hikaye ve masallar dinleyerek bu türde bir roman yazmaya dair zihnine ilk tohumları atmıştır. Romanın konusu arka kapağında anlatıldığı şekliyle kısaca şöyledir:

“İngiliz yazar ve akademisyen Sir Malcolm Stanley Bradbury’nin “şimdiye kadar yazılmış en güçlü korku hikayelerinden biri” diye tanımladığı Dracula, hukukçu Jonathan Harker’ın Kont Dracula adında bir alıcının Londra’da satın almak istediği evin işlemlerini yapmak üzere Transilvanya’ya gidişiyle başlar. Jonathan, müşterisinin şatosunda dehşet uyandıran keşiflerde bulunur. Kısa bir süre sonra Londra’da da huzur kaçıran birtakım olaylar başlar. İçinde kimse olmayan bir tekne batar; genç bir kadının alnında gizemli bir işaret belirir, tımarhanedeki bir ruh hastası “efendi”sinin gelmek üzere olduğundan dem vurmaya başlar. Olaylar, uğursuz kont ve onunla savaşmayı göze alan bir grup genç arasında çatışmaya dek gidecektir.”[2]

Kan emici vampirler, böcek-sinek yiyen hastalar, vampir avcısı doktor, zekasıyla Dracula’nın yenilmesini sağlayan alçakgönüllü genç kadın, kalbe saplanan kazıklar, boyna asılan sarımsaklar gibi kişi ve ögelerle süslenen romanın “şimdiye kadar yazılmış en güçlü korku hikayelerinden biri” diye nitelenmesinin sebeplerinden biri de içerisinde yer alan gerçek şahıslar dolayısıyladır. Anlatılan efsanevi olayların gerçekle kesişmesi okuyucu üzerinde korkutucu bir etki yapar. Kitapta Kont Dracula’nın aslında Kazıklı Voyvoda olarak bilinen Vlad Tepeş olduğu söylenir; bunu söyleyen kişi ise İstanbul’da da yaşamış olan Budapeşte Üniversitesi Türkoloji kürsüsü profesörü Arminius Vambery’dir:

“Budapeşte Üniversitesinden dostum Arminius’tan onun geçmişini istedim ve tüm kaynakları kullanarak bana geçmişte nasıl biri olduğunu anlattı. Gerçekten de, adını Türk toprakları sınırındaki büyük nehirde Türklere karşı savaşında kazanan Kazıklı Voyvoda, Dracula olmalı.

 “Budapeşteli dostum Arminius’un araştırmalarından öğrendiğime göre, yaşarken mükemmel bir adammış. Asker, devlet adamı ve simyacı- bu sonuncusu, zamanının bilimindeki en büyük gelişmeymiş. Büyük bir aklı varmış, kimseyle kıyaslanamaz eğitimi ve korku ve pişmanlık nedir bilmez bir kalbi.”

Bram Stoker’in Dracula’yı yazarken esinlendiği kişi olan Vlad Tepeş 1456-1462 yılları arasında Eflak Prensliği yapmıştır. Eflak kralının oğlu olan Tepeş, küçükken kardeşi ile birlikte devşirilerek Osmanlı saraylarında büyümüş, Tokat’ta şehzadeler ile birlikte iyi bir eğitim almıştır. Kardeşi Radu müslüman olarak yaşayıp Eflak’a derebeyi olarak atanırken Vlad küçük yaşta topraklarından koparıldığı için bunu kabul etmeyerek Osmanlı’ya karşı düşmanca duygular beslemiştir. Eflak’ta krallığını ilan ettikten sonra Fatih Sultan Mehmed’in vergi isteğini reddederek Osmanlı ile savaşmış, böylece intikamını alacağını düşünmüştür. Vlad Tepeş esir aldığı kişileri kazığa oturtarak öldürdüğü için Türkler tarafından “Kazıklı Voyvoda” diye anılmıştır. Yaptığı akılalmaz işkenceler tarih kitaplarına girmiştir. Türklerin “Kazıklı Voyvoda”, kendi milleti Ulahların cellat anlamına gelen “Tepeş”,  Macarlarınsa şeytan anlamına gelen “Drakul” olarak adlandırdığı Eflak Prensi Vlad, 1461 yılında Osmanlı’ya karşı başlattığı isyanda yenilmiş ve Fatih Sultan Mehmed tarafından esir edilmiştir. Romana göre de Dracula yaşarken işlediği suçlar, yaptığı korkunçluklar yüzünden vampir olmuştur ve kara büyü okulunda öğrendiği büyüler sayesinde de ölümlerden kurtulmuştur.

1897 yılında yazdığı Dracula romanıyla vampir mitinin temelini atarak bu alanda öncü olan Bram Stoker sayesinde Dracula hakkında 1000’den fazla roman yazılmış ve hakkında 200 kadar da film çekilmiştir.


[1] http://www.tkitap.com/dikkat-bu-yazi-korku-edebiyati-icerir/

[2] Bram Stoker, Dracula, Can Yayınları, 2019  (arka kapak yazısı)