Bir Yanım Göç

Ceylan ALMA…


Hürriyetimin sorgulandığı bir zeminde yol alıyorum, sırtımda valizim ve koltuğumun altına sakladıklarım var.

Ürkek düşüncelerim ile gecenin ihlaline uğramış sınırlarda, kalabalığın içinde, “Nuh Tufanı”nı hissediyor gibiyim.

Kalabalıktan yükselen sesler arasında duyduğum çocuk sesinin bir yankısını ardımda bırakmışım: kimsesiz, mezarsız…

Evet, mezarsız cesetler de kalmıştı bu kalabalığın ardında.

Feryatlar konaklanacak mekânın dilinden epey uzak ve anlaşılmaz.

Evet, bu kalabalık yol aldıkça anlaşılmak daha bir güç ve sömürülmek bir o kadar kolay.

Yerlisinden ciddi ve yabancı bakışlar görüyorum üzerimde, taze bir ekmeğin ilk kokusu gibi tadı damağımda kalmadı bu bakışların.

Ürkerek yürüyorum yabancısı olduğum sokaklardan ve şehrin yabancılarına ayrılmış mekânlarına benden birini istiyorum.

Kültür çatışmasını isteyerek seçmemiştim ben bu hikâyede, çünkü omuzlarım ihalesini kaybettiği göçü kaldırabilecek güçte değildi.

Ve koltuğumun altına sakladığım defterimin içine zorunlu bir göçün tarifini ekleyememiştim öyle ya, hayal edilenlerin notu daha bir güzel tutulur.

Bakışlarım her yerin yabancılığını çekiyor, sanırım davetli misafir olmayışımın acısıdır bu; şehrin zorunlu göçe tabii tutulan davetlisiydim.

Çoğu zaman medyanın unuttuğu sayfalardayız, arada bize çevrilmiş olsa da medyanın vicdanı ya sınır çitlerinin ardına sıkışmışız ya sahile vurulmuş… Sonra da gündemde olmamız pek de uzun sürmemiştir. 

İradelerimizin sesi soluğu kesik ve bizi göçe zorlayan bomba gürültülerinin altında yola düşmüştük. Şimdi yeni mekânda sessizliğimize  yeni kavramlar diziyoruz, anlaşılmak umuduyla.

Sosyalliğini yitirmiş ellerim ile acımın hangi köşesinden tutup kaldırmam gerektiğini bilmiyorum.

Bir yanım ardımda bırakılanların acısını sayıklıyor. Öbür yanım yeni hayatın telaşını yaşıyor.

Burnumda tütenlerin gecesi gündüzü ömrüme gün düşerken ben, takatimin aştığı bir yolculukta yol alıyorum.