Zeynep TÜRKSEVER…
Kendini aramaya çıkmış klişe bir hikâyenin klişe örneklerinden biriyim ben. Köklerimden koparak kendimi bulma çabama Stara Çarşiya[1]’nın kötü demlenmiş Türk Çayı yetişiyor! Yine soğuk bir kış akşamı, köpek gibi titriyoruz, gelmişiz Stara Çarşiya’ya, oturmuşuz dışarı, içiyoruz Türski çayımızı. Çalışanlar arasında vardiya değişimi saati. Çalışanlardan biri okuldan aldığı kızıyla oturmuş, yemeklerini yiyorlar. “Dıva Türski çay[2]” demek için kafamı kapıdan içeri uzatırken görüyorum bu manzarayı, içeride çayın buğusu…
Hüznü severim, melale aşinayım, en derȗnundan anısal romantiğim. Bugünden nefret ederim. Yarın; bugünü dün yapınca alırım onu bağrıma basarım, öyle de çelişiktir ruh halim. Anasınıfındayım, öğlenciyim. Kışları okul çıkışım hep karanlık. Annemle her okul çıkışı uğradığımız yer, mutad hale geldiğinden aramızda hiçbir soru ve hiçbir cevap yok. El ele tutuşmuşuz, yüzümde mutluluğun pudra şekeri kokusu. Bunun sebebini bu yaşta anlıyorum! Annemle aramda nasıl hiçbir soru cevap gelişmiyorsa canım pastacı amcayla da herhangi bir soru herhangi bir cevap yok aramızda. Kapıyı iterim, içeri girerim, beni görür, gülümser ve muzlu rulo pastamı hemen paket yapar. İnsanların kelimesiz anlaşabildiği ve dahi birbirine güvenebildiği bir dönemim benim de olmuş meğer. Bunu da şimdi anlıyorum! Pastacı amca, muzlu pastamı gülüşüyle paketleyip bana uzatır, benim için mutluluk tam da bu an! Annemle olan konuşmalarını pek umursamam. Ağabeylerimin nasıl oldukları, eski günler, seyyar arabayla poğaça sattığı günler… Bunların da beni mutlu ettiğini bugün anlıyorum! Ağabeylerimle ortak bir damak tadı geçmişine sahip oluşumuz, pastacı amcanın hepimizin çocukluğunu biliyor oluşu Aman Allah’ım ne kadar da Kemalettin Tuğcuvari bir detay! Bunu da şu an idrak ediyorum!
Evimizdeyiz. Benim çocukluğumda hane halkı için oturma odaları, ağır toplar içinse salonlar vardı. Ben oturma odasındayım. Muzlu pastam elimde “ben de katılıyorum artık bu coşkuya” Edisiyle Büdüsüyle, Kurabiye Canavarıyla ve Zeynep Ablasıyla. Zeynep’lerin kültürümüzde hep güzel olarak yansıtıldığını idrak edişim de işte tam şu an! Çirkin bir Zeynep yok mu sahi hiç? Bu soru üstüne düşünülmeli detaylıca. Şimdi, şu anda, içeride anne ile kızın birlikte yemek yediği o mütevazı sofraya dışarıdan bakarken aklımdan delice sorular geçiyor. Ey Kalbim, diyorum ver çocukluğumun muzlu rulolarından birer tane, anne kızın sofrasına! Mutluluğun pudra şekeri kokusu, bu sofrada artık. Biliyorum.
Benim sevdiğimi herkesin seveceğini düşündüğüm benmerkezci ve basit çıkarımcı bir yanım vardır, o yaş aralığından miras. Bunu da şimdi anlıyorum! Dostum dediğim herkes benimle birlikte o muzlu rulolardan yemiştir mutlaka. Dostlarım, eşleri, bebişleri… Günün birinde insanlara yahu sen bu Zeynebi ne kadar tanıyorsun ki diye soranlara “Muzlu Rulo kadar” cevabını vereceklerle veremeyecekler bir olur mu hiç! Olmasın da zaten. İstanbul’dan niye kaçtığıma hani çok sevdiğiniz birinden kazık yersiniz de içiniz acır ya -kesinlikle hissinizde öfke, nefret yoktur safi acıdır hissettiğiniz- işte öyle hissediyorum diye şerh düşeli beri bir yıl geçmişken zamanın benimle birlikte pastacı amcanın da canını acıttığını öğreniyorum. Koşarak İstanbul’u terk ettiğim sıralarda pastacı amcanın da kepenkleri indirişiyle tılsımı bozuluyor büyünün. Vazgeçişime katılmış bir vazgeçiş görünce pudra şekerime karışanın artık biraz da hüzün olduğunu hissediyorum. Bunu da şimdi anlıyorum…
[1] Štara Čaršija diye yazılırsa da bir Türk tarafından sesletildiği gibi de yazılabilir pekala.
[2] “Dva Turska Čaja” gramer kurallarınca doğru ifadesi budur.
