Ayşe Gül BIÇAK ULUN…
Geçmek bilmeyen beyaz yakalı hafta içinden sonra nihayet macera dolu bir hafta sonu beni bekliyordu. Son mesai saatimden on dört saat, evden çıkışımızdan iki saat sonra tırmanış yapacağımız alana vardık. Tüm hazırlıklar tamamlandı ve lider ruhumla önden tırmanmaya başladım. Bir hamle, bir hamle daha derken neredeyse zirveye yaklaşıyordum. Son üç adım diye sayarken içimden, ayağımı sapladığım toprak, zirvenin içindeki boşluğa doğru akmaya başladı. Kontrolsüzce toprağın akışına katıldım. Beni daha yükseğe çıkarsın diye kullandığım ekipmanlarımla birlikte dağın merkezine doğru süzülüyordum. Emniyetim için kullandığım ipler bedenimin yukarısında dalgalanırken onların ucundaki renkli metal kancalar, düştüğüm delikten sızan cılız ışıklarla parlıyordu. Bilmediğim bir evrene doğru yavaş yavaş düşerken gördüğüm son gün ışığı kırmızı, yeşil kancaların kenarlarındaki yansımalardı…
Ölmekte olduğumu hiç düşünmedim. Düşmekte olduğum bu anlar ölümümün ilk anları olsaydı, ilk aşkımın, ilk sevişmemin, ilk yediğim dayağın ve sevdiklerimin birer birer gözümün önünden aktığı hayat filmimi izliyor olurdum. Şimdi gördüğüm ise daha iyi tırmanmak için hafiflettiğim vücudumun havanın kaldırma kuvvetine galip geldiği anlar. Yerin yedi kat dibine doğru düştüğüm bu yolculukta, gün ışığını son kez gördüğümden üç dakika, ölmeyeceğimi anladığımdan iki dakika sonra derin bir suyun içinde buldum kendimi. Dakikalarca düştükten sonra kaç metre suyun dibine girer bir insanın vücudu hesap edemiyorum. Suyun içindeki devasa yosunların yaylı bir yatak etkisi yaratıp suyun beni öldürmemesini sağlayacağı kadar derine indim ve yüzeye yükseldim. Kollarıma ve bacaklarıma sarılan uzantıları fark ettim; bunlardan kurtulmalıydım. Yeraltı gölünün kıyısına ulaşmaya çalışırken sona geldiğimi düşünüyordum ki yaşayacaklarımın dahası varmış hem de çok çok daha fazlası.
Kafamı kaldırıp karanlığa boğulurken, su nasıl bu kadar aydınlık olabilirdi? Nefes nefese oturduğum suyun kıyısında bunu düşünüyordum. Gözlerim bu loş karanlığa alıştıkça daha net görmeye başladım. Gördüklerimi algılamaya başladıkça da korkum korkunç bir tiksintiye dönüştü.
Aman Tanrım az önce içine düştüğüm göl, mavi yeşil ışıklar saçan, saçaklı deniz anaları ile doluydu! Birbirlerine değmeden dans edermişçesine ahenkle salınan, yumuşak, kaygan yüzeyli deniz anaları. Ve onları korurcasına etrafını saran kesif kokulu yosunlar.
Az önce o gölün içinde çırpındığımı düşünmenin verdiği mide bulantısı ile gözlerimi sımsıkı kapayarak, ayağa kalkmadan, kendimi geriye doğru ite ite kaçmaya çalışıyordum. Bir şeye çarptım aniden. Taş kadar sert olmayan insan eti kadar yumuşak olmayan bir madde. Merakım korkumu yendiğinde sımsıkı kapadığım gözlerimi açtım. Gölden uzaklaşınca, deniz analarının yaydığı ışığın aydınlattığı alan genişlemişti. Soğuk kanlıydım. Deniz analarının sarkaçlarına hayatımı borçlu olmaktan daha ilginç ne olabilirdi ki!
Etrafa bakınca “bu gerçek olamaz” dedim. Şimdi gerçekten öldüğümü düşündüm. Ama burası ne cennete ne cehenneme benziyordu. Mavi yeşil ışığın aydınlığı ile gördüğüm şeyler oda gibi bölmelerin çıkışında duran, yüzü kocaman iki kulak ile kaplı yaratıklardı. Cehennem zebanileri böyle olamazdı değil mi? Ortada ne bir ateş ne de yanan insanlar vardı.
Bana yönelmiş kulaklara hitaben “Ben neredeyim” dedim istemsizce. Arkamda az önce çarptığım şeyden bir ses çıktı. Adrenalin tüm vücuduma şiddetle pompalanırken ona doğru döndüm. İnsanların gözlerinin olduğu yerde iki kocaman kulak olan, yüzünde kulaklarından arta kalan yerde dudaksız, ince bir yay gibi bir ağız ve seyrek dişleri bana dönmüş bir pigme.
- Merhaba! Dedi ben daha onun ne olduğunu kavrayamadan. Dilimizi konuşabiliyordu.
- Merhaba. dedim neresine bakacağımı bilemeden. Gözü olmayan bir şeyin neresine bakılırdı?
- Ben dağa tırmanırken buraya düştüm. Siz kimsiniz, burası neresi, dilimizi nereden biliyorsunuz?
- Bizim bir ismimiz yok. Seslerimiz var. Seslerden tanırız her şeyi. Seslere göre kimin ne iş yapacağını biliriz. Anlayacağın sesler konusunda uzman olunca seslerin tüm şekillerini bilir ve konuşuruz.
- Dünyanın içinde başka bir dünya varmış demek. Hem de insanlık olmadan kurulmuş bir medeniyet.
Şaşkınlığım giderek azalıyordu. Onların da bana ilgisi azalmış olmalı ki herkes işine geri döndü. Biri ortadaki koca gölün kenarından yosunları çıkarıyor, diğeri onları yiyebilecekleri forma dönüştürüyor geri kalanlar ise diğer gündelik işleri hallediyordu. Kafam allak bullak oldu. Az önce benimle konuşana dönüp “Senin görevin ne?” dedim. “Ben ölenleri parçalara böler, buradaki herkese dağıtırım.” dedi. Kocaman bir düğüm atıldı boğazıma. Beni birazdan parçalara ayıracak koca kulağa bakıyordum dehşetle. Ben bunca sessiz kalınca devam etti. “Burada hiçbir şey ziyan olmaz. Küçük bir ekosistemi paylaşan, her şeyi dönüştürmeyi öğrenmiş canlılarız.” İçim rahatlamıştı bir nebze. “Ben dinlenmek istiyorum.” dedim. “Uyumak istediğin yer evindir.” dedi. Yer altında yaşayan canlılar için nasıl bir hoşgörü ve misafirperverlik diye düşünüyordum.
En yükseğe tırmanma hevesiyle evden çıkmamdan üç gün, ne olduğunu ve neden var olduklarını anlamadığım bu canlılarla konuştuğum ilk andan iki gün sonra her şeyi gözlemlemeye başladım. Buradan çıkış yolum burasını anlamakla başlamalıydı. Bu yeraltı şehrinde kaosa dair hiçbir şey yoktu. Herkes işini biliyor hayatta kalması için gerekli besini alıyor ve bedeni yaşlanıp iflas edene kadar zaman geçiriyordu. Ölenler bile eşit parçalara ayrılıp hızlıca besine çevriliyor, hiç çöp çıkmıyordu. Ne muazzam bir düzen ve ne muazzam bir sıkıcılık! Bir gün, ilk konuştuğum koca kulağı yanıma çağırdım.
-Sizin neden bir lideriniz yok? Dedim.
-Neden olsun ki? Buna ihtiyacımız yok burada herkes sorumluluğunu bilir ve düzen devam eder.
-Evet düzen devam etmiş anlıyorum ama vasat bir şekilde. Oysa daha iyisi herkesin hakkı. Bana kalırsa sen içlerinde en cesurusun. Kesinlikle liderlik senin hakkın. Burasını daha iyi bir yer haline getirebilirsin. Hem, dişiler sana hayran kalır ve senin soyundan gelecek çocuklar isterler.
Karşımdaki canlının gözleri olsaydı onu kandırmak için ona kurnazca bir gülüş atar bir de göz kırpardım. Koca kulağın bunları yapmama gerek kalmadan dahi kafası karışmıştı.
- Nasıl dediğin gibi olabilirim?
Geldiğim uygarlıktan öğrendiğim her şeyi aktarmaya hazır ,
- Güçlü olduğunu göstermelisin bunu da ancak diğerlerini yenerek yapabilirsin. Söylesene burada seni sinir eden biri yok mu? Dedim.
- Evet aslında lezzetli yosunlarımızı paylaştıran sese sinir oluyorum, sanki çevresindekilere daha büyük parçalar veriyor.
- Adaletsizlik var ise buna sessiz kalamazsın. Bu senin için bir fırsat. Akşam onunla dövüşmek istediğini herkese söyle. Hem bir şeyi herkesin ortasında yaparsan seni suçlayamazlar hem de onu yenersen güçlü olduğunu düşünürler. Olur da suçlarlarsa neden seyirci kaldınız diye savunursun kendini.
Bu yeraltı şehrine düşmemden altı gün, koca kulağa akıl vermemden 4 gün sonra herkes birbiri ile mücadeleye girmişti. Her gece birbirinin kulaklarına saldıran bedenlerin sağır oluşlarını hatta ölmelerini izliyordum. Cesetler çoğaldıkça onları yemeyi de bıraktılar. Kapasitelerinin sınırına ulaşmışlardı. Düzenden kaosa doğru hızla giderken kulak memeleri sarkmış olanlar aniden çevremi sardılar. Ellerinde deniz anaları vardı ve onları hızlıca birbirlerine sürtüyorlardı, ağızlarında ise büyü benzeri sözcükler. Kıvılcımlar çakıyordu her yanımda.
Bu yeraltı şehrine düşmemden dokuz gün, çantamda kalan en son yemeğimi yememden yedi gün sonra büyüler ve deniz analarının çıkardığı enerji ile düştüğüm çukura geri fırlatıldım. Gözlerimin aşina olduğu gün ışığına kavuşmanın heyecanı bir yanda, zihnimdeki anıların tuhaflığı bir yanda, beni aradıklarını düşündüğüm ekip arkadaşlarımın yanına doğru yöneldim. Sorulan tüm sorulara ne cevap verecektim, ben neredeydim?
