Tuhaf Zamanların Kitabı: Fahrenheit 451

Mustafa ÖZALP…


Çinliler lanetlemek istedikleri kişiye ‘Tuhaf zamanlarda yaşayasın’ diyerek beddua ederlermiş. Tuhaf zamanlarda, tuhaf olaylarla iç içe yaşamak eski bir Çin bedduasıdır.

FAHRENHEİT 451’i okuduğumuzda da Çinlilerin bahsettiği tuhaf zamanlarda bulursunuz kendimizi.
Fahrenheit 451’in bizi sürüklediği bu kurguda tek görevi kitapları yakmak olan itfaiyeci Guy Montag ile bir yolculuğa çıkarız. Montag bu distopik sistem içinde neden demeye başladığında ve bu noktaya nasıl geldiğine dair herhangi bir fikri olmadığını fark ettiğinde cevapsız sorularla kendisine karşı bir direniş başlatır önce. Her zamanki gibi distopik bir kurgunun baş kahramanı kendini aramaya başladığında ve kendini keşfetmek arzusuyla yanıp tutuştuğunda duyulur vahşetin çağrısı.

Büyük renkli ekranlarıyla dünyaları karartan televizyon başta olmak üzere teknolojik gelişmelerin hüküm sürdüğü bir zamanda okuma eylemi yok olmak üzeredir. İtfaiyecilerin görevi yangın söndürmek yerine ortalığı ateşe vermek olan bu tuhaf zamanda Guy Montag’ın da tek görevi kitapları yakmaktır. Yaptığı iş üzerine bir gün bile düşünmemiştir. Henüz düşünmenin zorlu kıyısına ulaşmamıştır kahramanımız.

Montag,  tüm vaktini televizyonla kaplı odalarda öldüren eşi Mildredle ile beraber yaşıyorken yeni komşusu Clarisse ile tanışmasıyla tüm hayatı değişir. Kitapların değerini kavramaya başlayan Montag artık tüm bildiklerini sorgulayacaktır:

‘’İnsanların uğruna canlarını feda etmeyi göze aldığı bu kitapların içinde ne var?  Gerçeklerin farkına vardıktan sonra bu karanlık toplumda artık yaşanabilir mi?’’

Montag gecenin bir vaktinde evine giderken Clarisse ile karşılaşır. Clarisse;

  • Gecenin bu vakti yürüyüş yapmak için güzel değil mi? Ben bir şeylerin kokusunu almayı, bir şeylere bakmayı, yağmurda ıslanmayı, çimenlere oturmayı severim; bazen bütün gece ayakta kalıp yürürüm ve güneşin doğuşunu seyrederim.

Montag düşünmenin kıyısına bir kez de kendi elleriyle götürmüştür. Oysa Clasirre’nin söylediği konuların Montag’ın dünyasında yeri yoktur, hatta ilk kez dikkatini çekmişti.Doğa sevgisi, kendine zaman ayırma, kısacası insanca yaşama dair birçok değerle tanışmıştı.

Çoğumuz bir çiçeğe dokunmadan, sevdiği insanla göz göze gelmeden, bir çocuğu sevmeden, bir kitap okumadan, bir ağaç dikmeden hayatı gereksiz yere tüketmekteyiz. Sabah evden çıkarken işe yetişme telaşı, yolda yürürken yol kenarlarına çekilen yüksek duvarlar, reklam panoları, bineceğimiz arabayı kapatan kocaman harflerle yazılmış reklamlar, otobüse binince elimizden düşmeyen cep telefonu, internet, sosyal medya, iş yerinde sekiz saati başında geçirdiğimiz bilgisayar monitörü, eve dönünce dev ekranda izlenen pembe diziler hayatla aramıza çekilmiş kocaman setlerdir. Başta bizleri meşgul ettiği için biraz cazip gelse de önce hayata dokunmamızı engeller sonra yavaş yavaş  hayattan tüm bağlarımızı  keserek, hareketten yoksun pasif  bir vücut ve  müzik ve edebiyattan beslenmemiş bir ruhtan ibaret kalırız.. Beyin gereksiz ve kirli bilgilerle dolup taştığı için biran düşünmeye fırsat bulamayız. Zaman o kadar hızlı akar ki farkında olmadan gençlik yıllarını ve sağlığını hızla çalarak elimizden alır, değersizleştirir ve yaşlanınca hastalıklı bir bünye olarak ilaç firmalarını zenginleştirmekten başka bir işe yaramaz hale geliriz.

 İşte kahramanımız Montag da bu korkunç sonu kabullenmektense düşünmeyi tercih etti .Montag gözlerini kısarak duvara baktı ve o önemli konuyu düşündü;  kendim…

Kitapta bahsedilen kendilik konusu önemlidir çünkü bütün mesele insanın kendisi olabilmesidir. Kendin olabildikten sonra yaşantını, aidiyetlerini, bağlı/bağımlı olduğun her şeyi sorgulama imkanına sahip olursun. 17 yaşındaki Clarisse genç yaşına rağmen bunun farkındaydı ve insanca bir hayat sürmekteydi.

Montag da sorgulamaya başlamıştı; insanlar neden acımasızca bu kitapları yakmaktaydı? Neden bu kitapların içinde yazılı olan şeyler tehlikeliydi? İnsanlar neden tüm zamanlarını televizyon ekranlarının önünde geçirmekteydi? Dahası büyük spor müsabakalarını, kocaman reklam panolarını, evlerdeki ışıkların neden söndürüldüğünü düşünerek devam etmişti. Montag’ın bu sorulardan sonra merak ettiği bir şey daha vardı. Eşine ve çevresine rağmen yangından kaçırdığı kitapları okuyabilir miydi?

Montag, içinde bulunduğu sistem tarafından yasaklanan okuma eylemini gerçekleştirir kendini bulmaya çalışırken toplumdan kaçmak zorunda kalır. İnsan olma bilinciyle yaşamaya karar verir ve kaçmaya başlar ve kaçmayı başarır da – tüm teknolojik aletler kullanılarak etrafı sarıldığı halde- Daha sonra her biri ezberlediği kitaplarla birer kitap haline gelmiş bir grupla karşılaşı

Gruptan Granger ile karşılaşan Montag şu sözleri işitir;

‘’Herkes ölünce ardında bir şeyler bırakmalı, derdi dedem. Bir çocuk, bir kitap, bir tablo, inşa edilmiş bir ev veya duvar, yapılmış bir çift ayakkabı. Veya ekilmiş bir bahçe. Elinin bir şekilde dokunduğu bir şey, öldüğünde ruhunun gideceği bir yer olsun diye; böylece insanlar ektiğin o ağaca veya çiçeğe baktığında, sen orada olursun. Ne olduğu önemli değil, dokununca onu değiştirdiğin ve ellerini çektiğinde sana benzeyeceği bir şeye dönüştürdüğün sürece, derdi. Sadece çim biçen adamla bahçıvan arasındaki fark dokunuştadır, derdi. Çimleri biçen adam orada hiç olmamış gibidir; bahçıvansa bir ömür boyu orada olacak.”

Kitaplar İnsanı, doğayı, tarihi, geleceği nasıl yaşamamız gerektiğini anlatır bize. İnsana dokununca açar gönlün ve derinleşir ruhun… İnsana dokununca anlam kazanır sözcükler, şaire şiir, müzisyene beste,  yazara roman olur. İnsan olarak yaşamanın anahtarı gezerek, okuyarak farklı dünyaları keşfetmek ; kendi hayatımızla karşılaştırarak düşünmek… Sorgulamak…