Esma ÖZALP…
Akıl ve zekâ taslamak iblisten, aşk ademden demişti Mevlana..
Öyle ya kibirdi İblis’i İblis yapan ve aşktı Âdem’i insan yapan… Aşkı taşıdı âdemoğulları yüreklerinde yüzyıllarca… Allah’ın ruhundan olan aşk… Fakat balçık tarafı vardı âdemoğlunun… Taşıdı iyilik ve kötülük tohumlarını çelişkili olarak… İblis oldu zaman zaman âdemoğlu, yükseldi insanlıktan öteye bazen…Çelişkileri diri tutacaktı âdemoğullarını. Lütuftu aslında tüm bu çelişkileri bir arada barındırması. Fakat yüzleşemedi âdemoğulları çelişkileriyle… Nazarını çevirebilseydi kendisine yüzleşecekti kutsal ruh ve iblisle. Ah bir çevirebilseydi nazarını kendisine, ışığına, mabedine,kendi mabedine…
Mabetten içeri adım attığında ne hisseder insan? Sorumuzun cevabı biraz mabette ,biraz mabutta ,biraz da mabede adım atan âdemoğulunda… İyiliği ve kötülüğü barındıran âdemoğlundan bahsettik. Mabetten bahsedelim biraz da. Ademoğullarını mabuda yaklaştıran mabetler: Camiler… Hikmetin, hürmetin, muhabbetin, merhametin merkezi olan camiler ya da olması gereken mi demeliyiz artık?
Sorgulamıştı huzursuz bir adam ve demişti ki: “Dört bir yanımız münasebetsiz ve nispetsiz camilerle dolu ne yazık ki. Niçin hep Sinan dehasının betonarme taklitleri? Niçin sadece Osmanlı dönemi mimarisi? Niçin hep kubbe? Hakiki kubbe de değil, iğreti, yapmacık kubbeler! Nerede o güzelim küçük, etlice minareleri olan mescit mimarisi, çatı mimarisi?” diye isyan etmişti bu güzel bir insan. Tüm bu soruları ben de sormaya başlamıştım ziyaret ettiğim her mabette. Ben de okumuştum kıymetli kitabımızdaki tedirgin eden ayetlerimizi. Demişti ya Rabbimiz, “ Görmedin mi Rabbin Ad Kavmi’ne ne yaptı, yüksek sütunlarla dolu İreme ne oldu?” ve yine “Siz her yere yüksek bir alamet bina edip boş şeyle mi uğraşırsınız.” demişti mabudumuz. Kibir ve gösteriş lanetlenmişti. Huzursuzdum artık eşiğinden girdiğim her mabette. Ve artık Müslümanlar bir zamanlar sahip oldukları felsefi derinliği, estetik zenginliği ve mütevazılığı kaybetmişlerdi diye düşünürken o mabede düştü yolum bir bahar günü…
Sancaklar Camii…Huzur ve tevazuun mabedi… Dışarıdan bakınca kubbesi ve minaresi yok, ‘taş kulesi’ var. Yerin altındaki iç mekânda da ne çini var ne süsleme “Böyle cami mi olur?” demeyin. Cami dediğimiz böyle olur, tam da böyle olmalı. İhtiyacımız olan şey kibir ve cesaret değil, ihtiyacımız olan şey tevazu. Öyle ya neydi İslam’da sanat? Sanat hakikate sadece işaret eder. Hürmetinden… Bir hürmet timsaliydi Sancaklar Camii.
İlk önce taş kule görüyorsunuz, -ki tasarlarken minareyi ikame eden taş kule bile düşünülmemiş, sadece bir servi ağacı konulacakmış, sonradan bunda karar kılınmış- kulenin tepesinde Arapça ‘Allahû Ekber’ yazıyor. Burası üst avlu. Birkaç bank ve musalla taşı var. Musalla taşı da görmeye alışık olduklarımızın dışında: Küp şeklinde, yan yana üç tane…
Çok farklı bir yeraltı camisi olan Sancaklar Camii’ne üst avludan aşağıya ‘akan’ merdivenler aracılığıyla ulaşıyorsunuz. Toplam üç ağaç var: iki zeytin ağacı- biri 120 yaşında- ,bir de ıhlamur..
Ve merdivenleri bitirince ‘Hira Mağarası’ndan esinlenilmiş camiye giriyorsunuz. Caminin içerisi gün ışığı ve led ampullerle aydınlatılıyor. Günün her saati aynı yoğunlukta ışık olacak şekilde ayarlanmış. Duvarlarda süsleme yok. Tek bir yazı var: Arap alfabesinin nadide harfi ‘vav’ ve -Hira Mağarası’nda İslam Peygamberi Hz. Muhammed’in ona gelen ilk vahiy sırasında yaptığına atfen belki de- Ahzâb suresinin 41. ayeti yazılı: ‘Rabbinizi çokça zikrediniz.’ Mağara-ibadet kompozisyonuna uygun bir tavır diyebiliriz.
Krem rengi halılar, mihrap ve etrafıyla birlikte tavanın/kubbenin de brüt beton olarak kalması, camiye giriş kısmının taşlarla –dışarıdakilerin aynısı- kaplı olması diğer göze çarpan detaylar. Yeraltında ama ‘kapalı alandaymış’ sıkıntısı vermiyor. Tam tersine ferah…
Tavanı örümcek ağına benzetmeniz olası. İstenerek verilen bir referans mı bilemiyorum ancak bir başka mağarayı çağrıştırabilir: Hz. Muhammed’in, Hz. Ebubekir ile beraber saklandıkları ve örümcek ağı sayesinde düşmanlarından korundukları Kuran-ı Kerim’de anlatılan Sevr Mağarası…
Mimarlığın yanı sıra mühendislik konusunda da ufuk açan detaylar var: Müslüman, Yahudi ve Hıristiyanlarda ayrı ayrı anlamları olan ve hepsi için büyük kıymeti haiz, Kubbet’üs-Sahra’daki ‘Muallak Taşı’na (Hacer-i muallak) benzer şekilde, ilk bakışta havada zannedilen, yakından bakınca destekli olduğu görülen bir tavan tam üzerinizde…
Minber ve vaaz kürsüsü de tıpkı mihrap gibi sade tasarlanmış noktalar. Ve İslam ruhunu yansıtan birçok minimalist detay..
Bil ademoğlu… İslam demek tevazu demek. Gir sadeliğin sembolü olan Sancaklar Camii’ye, adım at o eşikten, at ki bilesin İrem sütunlarına benzeyen mabetlerden farklıdır bu mabet. Unutma bilmek var etmektir. Secde et bu mabette. Bırak içindeki gösteriş budalası iblisleri.Torağa secde et, tevazuu gösteren sanatın toprağına.Fakat secde eden sadece alnın olmamalı, kalbin de alnınla birlikte eğilmeyi öğrenmeli.Secdeyi böyle öğrenmiştik biz güzel insanlardan…
