Belçim ÖZKAHRAMAN…
Fizik bölümünü okumamış olsam, yerçekimini şu anda inkâr edebilirdim. Karanlığın içinde bir tüy gibi savruluşum yarım saat kadar sürdü.Yeryüzünü tekrar gördüğümde, sevinmem gerekiyordu ama aşağıda bulunan kan gölüne doğru hızla düşmeye başladım.Bu yoğun sıvının içinde tekrar nefes alabilmek için yüzeye doğru kulaç attım.Kırmızıya boyanmıştım.Kıyı çok yakınımdaydı.Köpek gibi yüzerek ağzıma, burnuma bu garip sıvının kaçmasını engelliyordum.Kendimi kıyıya attığımda yaşadığım garip olayın şokunu atlatmaya çalışırken, etraftaki koku ve tat tanıdık gelmeye başladı.Her yer vişne kokuyordu.İçine düştüğüm göletin, vişne suyu olduğunu anlamam ne kadar da uzun sürmüştü.Tedirgin adımlarla göletin kenarından uzaklaşıp, oturdum.Etraf çok sessizdi.Göletin bittiği yerde yeşil otlardan bir halı serilmiş, ormana kadar devam ediyordu.Her ne kadar kıyafetlerim su geçirmez olsa da, elma şekeri gibi hissediyordum kendimi.Bu yüzden önce sırt çantamdan yedek kıyafetlerimi çıkarıp, üstümü değiştirdim.Bir tişört ve şort ile çok daha rahattım şimdi. Artık nereden savrulduğumu, buraya hangi delikten düştüğümü bulmam gerekiyordu.Normal gökyüzünden farkı olmayan gökyüzüyle, bu yerde bulunan dev ağaçlar, büyüleyiciydi. Hepsinde kozalak şeklinde dalları işgal eden beyaz kozalar görüyordum.Tabut şeklindeki bu kozalar parlak ve gösterişliydi.Ormana doğru yürüdükçe bu şekilde ağaçlar çoğalmaya başladı
Duyduğum bazı seslerden dolayı, çalıların arkasına saklandım.Koca kafalı iki kırmızı surat yürüyerek, bu ağaçlara bakıp üzüntüyle kafa sallıyorlardı.Bir dal gibi bedenleri, yaprak şeklinde el ve ayakları ile karşımda iki tane vişne duruyordu. Yürüyen ve konuşan vişneler!Tıpkı benim gibiydiler! ‘Nasıl olur? Çok saçma! ‘Gördüğüm manzara karşısında bayılmamak için yavaşça geri yürüdüm.Bu esnada bastığım bir dalın çıtırtı sesi ile kırmızı suratlar bana doğru döndü.Koşacağım esnada birinin yaprak gibi görünen küçük eli bir yılan gibi uzayıp, beni kavradı ve yanlarına kadar çekti:
– Sende kimsin? dedi daha kırışık yüzlü olan.
– Ben… ben… ben Muzzafer. Ben buraya nasıl geldim?Burası nasıl bir yer? Anlamıyorum.
-Muzzafer mi?İsmin oldukça şüpheli!Seni karargaha götürmeliyiz.
-Karargah mı?
İki koluma sarmaşık gibi dolanarak, beni sürüklemeye başladılar.Ormanın derinlerine ilerledik.Her yer birbirine benziyordu.Tamamı koyu, yeşil renkli, vişne yaprakları ile dolu bir orman.Güneş ışınları, artık bir süzgecin üzerinden tutulan fener gibi ve ben bu süzgecin içinde şaşkın bir balık gibiyim.Bu yaprakların en yoğun olduğu yerlerin birinden içeri girdik. Yanımdaki iki vişneye benzeyen, onlarca vişne surat etrafımı sardı.
-İsmi Muzzaffermiş dedi buruşuk.
-Onlardan mı? Diye sordu uzun, ince ve suratı en çok buruşmuş olan vişne.
-Zannetmiyorum. İsim benzerliği sanırım.
– Lütfen biri bana ne olduğunu anlatsın.Ben yürüyüşe çıktım, her pazar yaptığım gibi. Kayıp düştüm,evet tam olarak böyle oldu.Sonra işte buradayım. Siz nesiniz Allah aşkına?
Çığlık çığlığa bağırdığımı bir tek ben duymuyormuşum.Kocaman açılmış yeşil gözlerim,kıvırcık,dağınık kahverengi saçlarım ve uzun çenemle kim bilir nasıl görünüyorum? Dehşet içinde ellerimi havaya kaldırdığımda; yukarıdan inen iki ince dalın, beni kollarımdan yukarıya çektiğini hissettim.Ağzıma yapıştırılan bir yapraktan sonra, artık gıkım çıkmıyordu. En buruşuk ve uzun vişne öne doğru çıkarak kağıt kesiği gibi görünen gözleriyle, bana bakmaya ve anlatmaya başladı:
– Öncelikle senden korkmadığımızı bilmeni isterim.Zaten Mavsa dışında başka gezegenler olduğunu biliyorduk.Yani senin, Mavsa dışı garip bir uzaylı olduğunu söyleyebiliriz ama burada ne işin var?Onu söyle bakalım!
Dudağıma bir sülük gibi yapışan yaprak,geri çekildi.
-Ben aslında buraya nasıl geldiğimi bile bilmiyorum,sadece düştüm.
Kesik gibi gözlerine kocaman bir gözlük takmış; elinde, üzerinde bir dala bağlı iki vişnenin sembolize edildiği kalın ve eski bir kitap taşıyan vişne tiz bir sesle:
– Efendim, bunun kuantum mekaniğine bağlı olan sicim teorisi ile bağlantılı olduğunu tahmin etmekteyim.
Yüzünü diğer tarafa çeviren, her halinden lider olduğu anlaşılan yaşlı vişne sordu:
– Yani?
– Yani efendim, paralel evren arası bir geçiş olduğunu düşünüyorum.
Bu defa bana doğru dönen onlarca kırmızı surat…Hepsi aynı! Sadece küçük detaylarla birbirinden farklı görünüyorlar. Lider öne doğru çıkarak:
– 6.Vişne Devrim Harekâtı tarafından burada tutuklu olarak bulunuyorsun, herhangi bir kaçma girişimin gübreye dönüştürülmenle sonuçlanacaktır, dediğinde tüm vişneler yapraklarını sallayarak liderlerini selamladılar.
Yavaşça yere indirildim, hafif esen bir rüzgar ;yaşadıklarımın gerçek olduğunu bir daha hatırlattı.Ürperdim.Koluma giren iki iri yarı asker vişne, beni liderin ağacına doğru götürüp,yere oturttular.Uzun bir süre burada bekledim.
Birbirine sarmaşık gibi dolanan binlerce vişne ağacından oluşan duvarlar, bir uçta birleşerek kuvvetli bir ağaca güç verecek şekilde yükseliyorlardı. Lider üzerine giydiği sapsarı bir pelerinle karşımda duruyordu.Tıslayan bir sesle:
-Bay Muzzafer, ben W21. Bu gördüğün vişnelerin tümünün lideriyim.Bu ülkede mutluluğun hakim olduğu tüm dönemlerde, atalarımız hüküm sürmüştür.Bu gezegende bizden başka;katil muzlar ve iki yüzlü çilekler bulunmakta.Umarım sen muzlara zafer kazandırmaya gelmedin.
-Yok efendim, benimki tamamen yanlışlık!Hem buraya gelişim hem de ismim…Yani nüfus memurunun hatası, dedim gülümsemeye çalışarak.
-Biz vişneler sağlam köklerimizle uzun zamandan beri burada hüküm sürüyorduk. Topraklarımız geniş, tohumlarımız verimliydi ama büyüyen muz imparatorluğu bizim topraklarımıza göz dikti ve yıllardan beri süren savaşımız sonunda, büyük bir katliam fabrikası kuruldu. Ele geçirilen vişneler bu fabrikalarda yok edilip, tohumları alınıyor. Amaçları; tohumlara mutasyonlu muz DNA’sı yerleştirmek. Bu sayede bizim ekilen her tohumumuzdan muz yeşeriyor, beyaz kozalara koyup ağaçta yetiştiriyorlar. Bu ırkıma yapılmış büyük bir hakaret, bunu anlıyor musun Bay Muzzafer?
Şaşkın, kocaman açılmış gözlerimle, burnumun dibine kadar giren sulu vişneye baktım. Bir ısırık almak istediğimi anlamamıştır umarım.
-Benim geldiğim yerde de bunun gibi şeyler var aslında dedim.
Şaşkınlıkla:
-Öyle mi?
-Evet pek tabii. Orada da birbirine benzemediği için yok edilmiş canlılar ya da birbirine benzetilmeye çalışılan canlılar var.
Bana daha dikkatli bakmaya başladı ilgisini çekmiştim sanırım.
-Peki söylesenize Bay Muzzafer bu sorunu nasıl çözüyorsunuz?
-Şey aslında pek çözüldüğünü söyleyemem, hala devam eden savaşlar ve yok edilen canlılar var.
-O zaman senin bize verebilecek pek de parlak bir fikrin yok sanırım.Durum benim için daha da kötüleşmiş gibiydi.
-Aslında size yardım etmek isterim.
-Bunu nasıl yapmayı düşünüyorsun Bay Muzzafer?
-Önce sizi ve buraları tanımak isterim, bu işime yarar. Bir de şu muzları tanımalıyım.
-Sana neden güvenmeliyim, bilmiyorum. Tek bildiğim hızlı bir yenilgiye doğru sürüklendiğimiz. Her yer vişne suyu artık. Bu topraklar vişne suyu ile sulanmamalıydı.
-Bana muzlardan bahseder misiniz?
-Onlar iğrenç bir renge sahip. Şu üzerimde gördüğün pelerin onların büyük işkencecisi Muzdarip’e ait. Büyük bir harekâtta onu kendi yapraklarımla aldım. İmparatorları ise bu savaşı başlatan muz, adı Muzallat. Her şeyi bu hale getiren O. Onlar da bizim gibi normal canlılar. Senin gibi garip bir yaratığı görünce şaşırabilirler.
Kendimi tutamayarak gülecek oldum, sustum.
-Muzlar bizim gibi köklü ve asil değiller. Otsu bedenleriyle bir hevenkte buluşup çoğalıyorlar. Bizim kadar boyları, kocaman dikdörtgen gözleri, bir kanat gibi açılıp kapanan burun delikleri ve emiş gücü yüksek buruşuk ağızlarıyla iğrençler sahiden. Bir de çilekler var…
O sırada yanımıza telaşla gelen, koruması olduğu her halinden belli, iki kafalı vişne saygı ile selam vererek:
-Efendim ikiyüzlü ulak geldi.
Lider bana dönüp:
-Sen de gelebilirsin dedi.
Etrafını saran tüm dallar bir ahtapot gibi geri çekildi, W21’i takip ederek onların yanına kadar gittim.
Çilek, patronuma çok benziyordu. Kısa boylu, tıknaz, sivilceli suratıyla çok komikti. Yuvarlak burnu, ağzı, gözleri vardı. Bir de sanki biri, bu koca suratı yemeye karar vermiş, oymaya başlamış ama yemeden çöpe atmış gibi duruyordu karşımda. Ürkek ve meraklı gözlerle bana bakarken:
-Efendi W21 size İmparator Muzallat’tan son mesajı getiriyorum. Burayı yerle bir etmeden önce size gitme şansı veriyor ama geride 1000 tohum bırakarak. Bugün akşama kadar karar vermelisiniz.
deyip o şişman surattan beklenmeyecek kadar büyük bir hızla gözden kayboldu. W21 olduğu yerde kalakaldı. Her vişnenin yüzünde aynı ürkek ifade, ona bakıyorlardı.
-Afedersiniz efendim.Benim bir fikrim var sanırım, dedim.
Tüm kırmızı kafalar bana dönüp büyük bir umutla gözlerini açtılar.
-Efendim, ben buraya geldiğimde şu bahsettiğiniz fabrikanın arkasına düştüm.Yani vişne suyuna. Benim boyumdan biraz daha derindi, yani sizinkiler rahatlıkla içinde arama yapabilirler.
-Neyi arayacaklar?
-Orada suyun altında binlerce tohum görmüştüm.
-Bunu biliyorum, güçlü olamayacağını düşündükleri tohumları ölüme terk ediyorlar.
-Ben de diyorum ki; eğer o tohumları getirebilirsiniz, ben onları birer bombaya dönüştürebilirim.
Lider parlayan gözlerle:
-Bunu yapabilir misin?
-En azından deneyebiliriz. Ama siz de bana buradan gitmem için yardım etmelisiniz.
-Tamam, onun için söz veriyorum. Kara kitapta bunun için bir yöntem var.
En iyi dalgıçlarını gönderen W21 kısa süre içinde binden fazla tohumu buraya getirmişti. Ormanın içinde, çürümüş bitki atıklarından elde edilen metan gazı ile kısa sürede binden fazla patlayıcımız olmuştu. Tabi bunda, bir anda ortaya çıkan işbirliğinin ve kara kitabın da etkisi büyüktü. W21 ulakla haber gönderip, teslimatın hazır olduğunu ve buradan gideceklerini söyledi.
Ben heyecanla karargâhın üst kısımlarına doğru tırmanırken, diğer vişnelerin de bunu yaptığını gördüm. Bir reçel kavanozundan bakıyordum sanki, sapsarı akan yola. En önde yaşlı olduğu yürüyüşünden belli olan, iyice kamburlaşmış, sert bakışlı Muzallat. Ayakları yerine iki çıkıntı ve kısacık kollarıyla, garip yaratıklar bize doğru geliyorlardı. Teslimat iki lider arasında kısa sürede gerçekleşti. Akşama kadar tanınan süre başlatıldı, geriye sadece beklemek kalmıştı. Sahile vuran bir dalga gibi geri çekilen muz sürüsü, geride yapışkan bir iz bırakmıştı.
Buraya geldiğimden beri defalarca bana verilen yeşil bulamacı yemiş olmama rağmen, hemen tekrar acıkıyordum. Sakallarım ise anlamsız bir şekilde uzuyordu, zamanın göreceliği iş başındaydı anlaşılan. Sakal boyuma bakarak, buradaki bir günün bizim bir haftamıza denk geldiğine kanaat getirdim. Akşama doğru muz şeklinde olan laboratuvardan büyük patlamalar geldiğini duyabiliyordum. İlginç olan, bu patlamaya vişneler kadar muz halkının da seviniyor olmasıydı.
Ulak çilek aynı hızla gelerek, İmparator Muzallat ve sempatizanı 500 muzun artık yaşamadığını ve yeni meclisin Cumhuriyeti ilan etmiş olduğunu duyurdu.
Meclis yeni yayınladığı genelgede Muz Cumhuriyeti’nde vişnelerle kardeşçe yaşamayı öngörüyordu. Mavsa gezegeninde barış hakim olduktan sonra, beni evime göndermek için muz ve vişneler yan yana meyvece dizilmişlerdi. Ben ise Ulu ağaca doğru yürüyordum. Kara kitaba göre, ulu ağaç beni emerek mağaraya geri gönderebilirdi.
Tüm bu saçmalıkları düşünüp ağacın dibinde otururken, gözlerimi mağarada açtım. Hayatıma kaldığım yerden devam etmek için eve doğru yola koyuldum…
