MARUF

Mustafa ÖZALP…


Sabahın alacakaranlığında uykuya doymamış gözlerle savaş uçaklarının bombardımanından sarsılan evinin tavanından dökülen toprakla toza boğulan odasında yeni güne uyanıyordu Maruf. Korkuyla yorganını kafasına çekmeye çalışırken anne ve babasının haykırışlarıyla yatağından fırladı, koşarak kapı aralığından dışarıya baktı. Silahlı, saç ve sakalları birbirine karışmış, siyah kıyafetleriyle korku salan bu çete; kadın ve erkekleri ayrı gruplar halinde sıralamış, ellerini ve ayaklarını zincirlemişti. Arkadan kırbaçlanarak tek sıra halinde ilerleyen bu insan seline şimdi anne ve babası da katılıyordu Maruf’un. Küçücük yüreği acıyla doldu ve gözünden boşalan yaşları dindiremedi. Bir yıl önce ablalarını döve döve götüren bu çete şimdi de anne ve babasını Maruf’tan kopararak onu yedi yaşında hayatın acımasız kollarına terk ediyordu.

Savaş tüm acımasızlığıyla sürerken kaçırılan insanların nereye götürüldüklerini kimse bilmiyordu. Kurdukları esir pazarlarında yaşlarına ve fiziki yapılarına göre kızları pazarladıkları gelen haberler arasındaydı. Can korkusu ve açlık kalanları bir araya getirmişti. Kalanlar nereye gittiklerini bilmeden yurtlarından uzaklaşıyordu. Maruf da bu talihsiz tayfanın küçük bir ferdiydi. Binlerce çocuk annesiz ve babasız, kötü kaderleriyle baş başa kalmış; hasta ve yaşlılar harabe evlerde ilaçsızdı ve bakımsızlıktan ölüyordu. Düşen her bomba insanların vicdanında ağır yaralar açarak onarılması imkânsız tahribatlara yol açıyordu. Yıllarca insanlığın unutamayacağı belki de utanarak anlatacağı hikâyeler insanoğlunun vahşiliğini tescilleyerek tarihin sayfalarında kara bir leke olarak yerini alacaktı.

Sahipsiz çocuklar, gruplar halinde şehri terk edenleri takip ediyorlardı. Açlığa ve çöl sıcaklarına dayananlar şehrin dışındaki köylere; oradan komşu ülkelerden birinin sınırına doğru yol alıyordu. Maruf evinden ayrılmadan annesinin sandığında sakladığı birkaç altını alarak toplanan kalabalıkla yola koyuldu. Şehri terk ederken savaşan çetelere yakalanmamak için üçer beşer kişilik guruplar halinde belli bir zaman aralığında bulundukları yerden ayrıldılar. Daha önce anlaştıkları köyde toplanarak nereye gideceklerine karar vereceklerdi. Maruf’un da aralarında olduğu grup köye gelmeyi başarmıştı, İnsan tacirleriyle buluştukları ilk istasyon burasıydı. Servet köyde toplanan kalabalığı her gece kapalı kamyonetlerle istenilen yerlere aktarıyordu. Maruf’un da içinde bulunduğu grup yirmi beş kişilikti. Bunlar Avrupa’nın herhangi bir ülkesine gitmek istiyordu. O gece gitme planları yapıldı, fiyat konuşuldu. Bunları Mısır’a sonrasında Akdeniz üzerinden İtalya’ya götüreceklerdi. Sabaha karşı kapalı kamyonetle sırt sırta, umuda giden tehlikeli yolculuk Suriye sınırında başladı. Maruf’un yanında nefes almada güçlük çekerek kısık bir sesle konuşan Yakup Amca, Maruf’a  “Nereye gideceğimizi biliyor musun?” diye sordu.

Maruf­­ – Mısır’a… Oradan deniz yoluyla İtalya’ya geçeceğiz.

Yakup Amca ­- Neden gidiyoruz?

Maruf – Savaştan, ailemi kaçıran o siyah kıyafetlilerden kaçıyoruz.

Yakup Amca – Anneni, babanı onlar mı kaçırdı?

Maruf – Evet. Babam kaçırılmadan önce demişti…

Yakup Amca – Ne demişti?

Maruf – Tek başına kalırsan buralarda durma, uzaklara git. Oku, iyi bir insan ol! Sağ kalırsak seni buluruz.

Yakup Amca -Büyüyünce ne olacaksın?

Maruf- Öğretmen olacağım.

Yakup Maruf’un öğretmen olduğunu hayal etti. Maruf’un gözlerine dikkatle baktı. O, azim ve cesaret dolu bakışıyla etrafı inceliyordu.

Maruf içinde bulunduğu durumun nedenlerini düşünüyordu. Ailesinden ayrı kalmasıyla ruhu küçücük bedenini terk etmiş gibi, bunca acının arasında kendini bulmuş, babasının nasihatleri beyninde şimşek gibi çakıyordu. Bu coğrafyada yaşamanın ağır olduğunu, şartlara göre mücadeleci bir ruha sahip olmak gerektiğini, savaşların aileleri parçalayarak dünyanın dört bir yanına dağıttığını, insanın bu şartlara göre kendini yetiştirerek hayatına yön vermesi gerektiğini… Bunları düşündükçe kendine güveni artıyordu.

Akşam saatlerinde planladıkları gibi Mısır’a Akdeniz’in bir sahil kasabasına indiler. Servet’in görevi göçmenleri kara yoluyla buraya kadar getirerek, Akdeniz’den İtalya’ya gönderen Cemil’e teslim etmekti. Cemil, gelen göçmen sayısına göre gün batımından sonra balıkçı teknelerini ayarlayarak uluslararası sularda bekleyen botlara göçmenleri gönderir, botlarla İtalya’ya gidilirdi. Bu tehlikeli bir yolculuktu. Akdeniz en fazla göçmen ölümünün yaşandığı, göçmen mezarlığı adıyla anılan bir deniz olmuştu. Buna rağmen göçmenler Avrupa’ya gidebilmek için ölümü göze alıyorlardı.

Cemil, akşam karanlığı çöktükten sonra toplanan göçmenleri balıkçı tekneleriyle sahilden uzaklaştırdı. Yakup Amca,  Maruf’u yanından ayırmıyordu. İkisi aynı tekneye bindiler. Uluslararası sulara gelindiğinde Afgan ve Suriyelilerden oluşan yüz elli kişi aynı botla İtalya’ya doğru denize açıldılar. Ekim ayının son günleriydi. Gece karanlığında göğün kurşuni rengiyle deniz iç içe geçmiş, gökyüzü denize yapışmış, dalgalar botu sağa sola çekiyordu. Gecenin ayazında soğuğun artmasıyla anneler çocuklarına sarılarak ümitsizlikle gelen dev dalgaları izliyorlardı.  Zaman geçtikçe büyüyen dalgalar yüzlerdeki tedirginliği korku ve paniğe dönüştürdü. Endişe içinde birbirlerine bakıyorlardı. Aniden  “Motor yanıyor!” diye bağırdı biri, “Yüzme bilenler denize atlasın!”, “Hayır kimse atlamasın, bot batarsa kenarlarına tutunun!”. Maruf can yeleğini giydi ve “Herkes can yeleğini giysin!” diye bağırdı, kaptan İtalya sahil güvenliğini arıyordu. Annelerin çocuklarını dalgalardan korumak için sıkı sıkıya sarılmaları boğulma riskini arttırıyordu. Maruf ağlayan bebeklerden birine sarılarak suyun üstünde kalmayı başardı. Motorda çıkan yangın kısa sürede plastik botu yakmaya başlayınca, yüzme bilenler kendilerini suya bıraktı. Alevler, can korkusuyla botun kenarına yapışan yaşlı ve çocukları sarmaya başladı. Denize atlayanlar boğuluyor kalanların feryatları alevlerin arasından göğe yükseliyordu. Yakup Amca’nın bir kolu yanmış hareket ettiremiyor diğer koluyla yüzmeye çalışıyordu. Maruf bebeğe sıkıca sarılarak titrek sesiyle ağlamaya başladı. Yakup Amca, Maruf’a yanaşarak yardım etmeye çalışsa da vücudundaki yanıklar buna izin vermedi.

Maruf- Dayan, kurtarma ekipleri geliyor!

Yakup Amca- Akdeniz’in soğuk suları kendine çekiyor, kurtulmam imkânsız!

Maruf- Kaptan İtalya’nın sahil güvenliğini aradı, geliyorlar.

Yakup Amca -Sen bebeği kurtar. Ölürsem de adımı ver. Minik Yakup’a iyi bak.

Maruf minik bebeğin annesini yutan Akdeniz’in azgın dalgalarıyla mücadele ederken, uyuşan küçücük kollarıyla yavrucağı korumaya çalışıyor, denizde yaşam mücadelesi veren diğer göçmenlerin de mücadele azmini arttırıyordu. Yakup Amca son kez Maruf’a seslendi:

– Azminle çok şey öğrettin küçük öğretmen. Benden sonraki öğrencilerin umarım daha şanslı olur.

Başlarında dönen helikopter solgun yüzleri yumuşatamadı, artık Yakup ve onlarcası için çok geçti. Çoğu çocuk ve yaşlı olmak üzere doksan kişi ölmüş, yirmi beş kişi kaybolmuştu. Maruf’un kollarında can çekişen minik Yakup’u sağlık görevlileri kucaklarken bebek, susuzluktan çatlamış minik ağzını son kez açıp kapatıyordu. Kurtarılan diğer göçmenler ise kaçak geçişten dolayı Mısır’ın adli makamlarına teslim ediliyordu.