Kiraz Mevsimi

Bahar ÖZTOK…


Bir yerden aşağı, çok aşağı düştüm. Zaman, solgun ve gri bir koridordu; orada çok üşüdüm.

Birhan Keskin

“Islanmayı hiç sevmem!”

Kendimi bir anda güçlü bir su akıntısı ile beraber beyaz sivri uçlu yalçın kayalıkların arasında bulmuş; sırılsıklam olmuştum. Ortam o kadar nemli ve kaygandı ki ayaklarım kayıyordu durmadan. Akıntı daha ileri sürüklemesin diye kayalıklara tutunmaya çalışırken, kafam iki kayanın ortasına çarptı. Ağır bir pas kokusu geliyordu kayalıkların arasından. Hemen uzaklaştım oradan. Böğürtlen kokulu, pembe cam giysili, şeffaf bir varlıkla çarpıştım. Şurup tadındaydı. Akıntı ile beraber bu mağaraya düşen tek varlık ben değildim demek. Çıkışı biliyor mu diye sormak için bir hamle yapmıştım ki köpük köpük bir su dalgası ikimizi de derin bir uçuruma doğru sürükledi.

Uçurumun ucunda uzun, dar, dikey bir tünel vardı. Tünelin içindeki başı karlı küçük kırmızı tepelere çarpa çarpa aşağı doğru düştük. Çığlık çığlığa aşağı yuvarlanırken sol tarafımızdan bir geçit kapısı açıldı ve oradan gelen bir soğuk hava dalgası, bir rüzgâr ile titredik. Rüzgârın savurduğu bedenlerimiz, savunmasız bir biçimde tünelin çıkışında bizi bekleyen, ağzını açmış kara bir mağaraya doğru yuvarlandı. Sonrası sonsuzluğun esir aldığı küçük bir zaman kayması gibiydi…

Düştüğümüz mağarada fokur fokur kaynayan yakıcı bir sıvının içinde, yayık gibi bir duvardan öbürüne çarpıp duruyorduk. Şeffaf yol arkadaşım suda eriyip yok olmuştu. Dehşete kapılmıştım. Ben nereye düşmüştüm böyle? Ya ben de erirsem? Hemen etrafımı kolaçan ettim. Havada uçuşan sosisimsi pembe toz zerrecikleri gördüm. Vücudumu suyun üzerinde tutmayı başarabilirsem erimekten kurtulabilirdim belki. Yanımdan geçen sert yüzeyli, içi çukur bir kabuğu tekne gibi kullandım. Şimdilik pabucu kurtarmış gibiydim. Yüzme bilmeyip boğulan, çırpınan, eriyip giden, küçük kabuk tekneleri batan bir dolu canlı ile aynı mağaraya hapsolmuştum. Büyük bir yaşam mücadelesinin sahnelendiği bir tiyatronun acemi oyuncuları gibiydik. Mağaranın tavanından kafama, değdiği yerde yaralar açan asidik sular damlıyordu. Tıp.. tıp.. tıp.. Bu işkenceye daha fazla dayanamayıp ruhumu ölüm fikrine alıştırmıştım ki; tünelden gelen dev sel sularının oluşturduğu tsunami, bizi bu ölüm mağarasından kurtarıp dar bir dehlize attı.

Bu dehliz bir sürü virajlı, dar yoldan oluşuyordu. Her adım başı bir dönemeç vardı. Başım dönmüştü artık sonu gelmez bu virajlardan. Yorulmuştum. Biraz dinlenmek için durmuştum ki; karşıma kırmızı üniformalı bir bölük asker çıktı. Bit kadar, tek gözlü, çok saçlı, disk biçimindeki askerler yuvarlana yuvarlana yanıma sokuldular. Şöyle bir evirip çevirdiler beni. Bölükbaşı konuştu: “Nereye gittiğini sanıyorsun sen?”, “Yolumu kaybettim ben; çıkışı arıyorum.”, “Şu kırmızı paltonu vermeden bir yere gidemezsin!”. Pek de kibar olmayan hareketlerle paltomu sırtımdan sıyırıp hızla uzaklaştılar yanımdan. Giderken marşlarını söylemeyi de ihmal etmediler. Höm.. höm.. höm..

Dehlizde korku ile ilerledim. Yeni bir bölük görünce hemen dehlizin kuytularına saklanıyordum. Askerler böylece beni görmüyorlardı. Bir savaş meydanına düşmüştüm sanki. Farklı renklerde üniformaları, değişik ebatta boyları, biçimsiz, girinti çıkıntılı, delikli, kuyruklu, parmaksı çıkıntıları olan tuhaf şekilleri ile bu askerler bazen durup birbirlerine bir şeyler soruyor; bazen yoldaki birini durdurup soyuyorlardı. Her birlik kendi rengindeki giysileri topluyordu yolcuların üzerinden. Yola çıplak devam edenlerin sayısı hiç de az değildi. Beni en çok korkutan, ordunun istihbarat birliği olduğunu düşündüğüm, şam fıstığına benzeyen biçimleri, vücutlarının üzerine eşit mesafede yayılan altı gözleri, dört bir taraflarını çevreleyen sayısız antenleriyle Yeşiller Birliği oldu. Ahh.. Bir de Yok Etme Timi olduğundan şüphelendiğim siyah ve kahve karışımı askeri bölükler vardı ki köşe bucak kaçıyordum onlardan. Ölümden kaçar gibi. Ama korkunun ecele faydası yoktu. Bir kuytuda fark edildim. “Heey! Dur bakalım, nereye?” İki asker hemen koşup saçlarımı incelemeye koyuldu. “Bırakın beni! Ne istiyorsunuz benden?”, “Bulduk komutanım!” dediler en siyah giysiyi üzerinde taşıyan, nemrut suratlı komutana dönüp. Komutan homurdandı: Bele.. bele.. bele.. Bu emirle beraber ellerindeki kazıyıcı aparatı dayadılar kafama. Hemen oracıkta kazıyı verdiler saçlarımı. Yere dökülenleri bile dikkatle toplayıp, tek telini dahi zayi etmeden geldikleri gibi aceleyle gittiler. Dazlak bir halde bakakaldım arkalarından.

Derken birileri bana fısıldıyor gibi geldi. Bir yardım bulma umuduyla hemen sesin geldiği tarafa yöneldim. Sümüksü duvarlara tutunmuş, deniz altındaki mercanlar gibi iç içe yaşayan, bir küçülüp bir büyüyen ve her toplu büyüme seansında üstüme üstüme gelip “rua.. rua.. rua..” diye fısıldayan beyaz tüylü süngerimsi varlıklarla karşılaştım. Sanki ayaklarım tüylerine yapışsa beni de içlerine çekip boğacaklarmış gibi bir yengeç telaşıyla yampiri yampiri yürüyerek çıktım dehlizlerinden. Kan ter içinde kalmıştım.

Arkamdan bir ses duydum: “Yaylan bakalım, acele et!” Solucana benzeyen yarı gölge yarı yeşil, yerde sürünerek ilerleyen, tepelerinde bir yanıp bir sönen siyah noktaları olan bir bölüktü yoldan çekilmemi isteyen. Yanıma gelince hepsi birden başıma üşüştüler. Siyah noktaları ile her yerimi kokladılar. Etrafımda noktaları hızla yanıp sönen bir grup ateşböceği vardı sanki. Kokladıkça ciyakladılar: Vıcı.. vıcı.. vıcı.. Sesleri beni endişelendirmeye başlamıştı ki bir sel suyu hepimizi gafil avladı. Kahretsin ki düştüğüm bu mahşerde kuru kalmak mümkün değildi. Artık iyice anlamıştım. Boğulmama ramak kala kendimi büyülü bir dünyanın eşiğinde buldum.

Minyatür bir ormana girmiş gibiydim. Bembeyaz dalları bütün zemine yayılan, ortasında beyaz köküyle bilge bir varlık bana gülümsüyordu. Dallarının uçlarında farklı farklı birlikler emir almaya hazır bekliyorlardı. Birliklerin nerede bitip nerede başladığını renklerinden anlayabiliyordum. Yavruağzı, dantele benzeyen, uzun kulaklı, dağınık duruşlu grubun bir yanında ordunun en düzenli birliği olduğu her halinden belli olan, makine dişlisi gibi birbirine kilitli, su yeşili renginde, delikli halkacıklar birliği vardı. Diğer yanında ise lila rengi, pamuk şekeri kokusunda, üfleme çiçeği gibi her an uçmaya hazır tüyleri ile havaya tutunan Zarifler Birliği vardı. Zarifler Birliği’nin solunda kum saatine benzeyen, turkuaz renkli, mısır püskülüne benzeyen sarı ayaklarıyla istediğinde dik istediğinde yatay yürüyebilen askerleriyle Tecrübe Timi duruyordu. Tim oldukça yavaş konuşan, konuşurken nefes nefese kalan yaşlılarla doluydu.

 Kendimi bir anda içinde bulduğum, ucu bucağı olmayan, dehliz ve mağaralarla dolu bu esrarengiz dünyanın komuta merkezinde olduğumu anlamıştım. Gözlerimi renklerden renklere çevirdim. Kokuları tek tek içime çektim. Bir anda hem bu dünyanın bir parçası olmak istedim; hem asla olamayacağımı anladım. Bu dünyada benzerlerin varsa, bir birliğin parçası olabiliyorsan kalabilirdin. Oysa ben çok yalnızdım. Üstelik büyüyüp gelişebileceğim bir toprak da yoktu burada.

Birden aklıma bir fikir geldi. Bilge köke derdimi anlatacaktım. Belki o beni çıkışa götürebilirdi. Büyülü beyaz kökten söz hakkı istedim. Bir anda bütün sesler kesildi. Kulaklar büyüdü. Gözler üzerime dikildi. Atlas’ın ağırlığı çöktü üzerime. Kekeleyerek: “Büyük Bilge yolumu kaybettim. Bana bir çıkış yolu gösterirsen bu iyiliğini ömür boyu unutmam. Her bahar doğan çocuklarıma anlatırım. Adın baki kalır.” dedim. Bilge kök kadife sesi ile cevap verdi: “Buraya giren bize gerekli olanı vermeden çıkamaz buradan. Yaşadığımız toprakları fayda ile donatmak, düşmanları toprağımıza zarar vermeden bu bölgeden atmak bizim başlıca görevimizdir. Birliklerimize kendini teslim et. Faydamıza olanı alsınlar üstünden. Buna karşılık özünü, çekirdeğini kurtarma şansı verelim sana. Çıkış yolunu gösterelim. Başka topraklarda yeni hayat kurarsın kendine.”, “Asla olmaz! Giysilerim olmadan üşürüm ben. Tekrar giysi sahibi olmak için bir bahar geçmesi gerekir. Bekleyemem ben o kadar!” Ne kadar mırın kırın edip bir bütün olarak çıkmak için savaş verdiysem de fayda etmedi. Kırmızı üniformalı ekipler tepemde sabırsızlıkla bekliyorlardı. Rap-da.. rap-da.. rap-da.. Sonsuza dek yok olmaktansa pılımı pırtımı, özümü sözümü toplayıp gitmekten başka şansım olmadığını anladım. Öyle mahzun öyle çaresiz teslim oldum kan içicilere. Çekirdeğim dışında kalan her şeyimi aldılar.

 İşleri bitince denizyıldızına benzeyen, uçuk sarı saçları bir kasnağa gerilmiş, boynuzlu, zencefil kokulu bir bölük asker bana yol göstermekle görevlendirildi. Askerler sürekli açılıp kapanan çok sayıdaki vakumlu dudaklarıyla hızlanmamı emrediyorlardı. Kuh.. Kuh.. Kuh.. Sırtımda olmayan deri Neo ceketimle, hiç değilse özümü kurtarmış olmanın verdiği zafer duygusuyla koşturdum peşlerinden. Kendi kendimin kahramanıydım. Dımdızlak ortada kalmış dazlak bir kahraman! Koşmaktan artık bitap düşmüştüm ki hafif aralık duran bir kapının önüne vardık. Bir anda şiddetli bir gurultu sesi duyduk. Bir hortuma yakalanarak sarsıldık. Girdabın içinde döne döne hızla kapıdan dışarı, karanlıklardan aydınlığa savrulduk. Yukardan, çok yukardan bembeyaz bir porselene düştük. İyi ki kafayı çatlatmadım. Gözlerim aydınlığa alışınca bir de baktım ki; o mağaralar, dehlizler diyarından kurtulmuşum. Bir mutluluk dansına başladım. Tam ta tam.. Tam ta tam.. Tam ta tam.. Mutluluk şarkıma tuhaf sesler karıştı.

“Sifonu çektin mi çocuğum?”,

“Çekiyorum anne!”.

Ne olduğunu anlayamadan güçlü bir su akıntısı ile beraber karanlık bir tünele doğru yuvarlandım yine. Kimse anlamıyordu beni. Islanmaktan nefret ediyordum…