Hayattan Ölüme Yolculuğun Hikayesi: Bab’ Aziz

Zeynep ÖZALP


İnancı olan kişi asla kaybolmaz küçük meleğim. Barış içinde olan kişi yolunu kaybetmez.

Yönetmen, yazar, şair ve ressam olan Nacer Khemir’in başarısını filmi izlerken görebilirsiniz. Khemir verdiği bir demeçte : “11 Eylül sonrası histerik dünya ve medyanın yansıttığı İslam algısına karşı çıkan duruşla Bab’ Aziz fikrini oturttum.” açıklamasını yapmıştır. 1980’lerden sonra İslam’ın siyasallaşmasının olumsuz sonuçlarından biri Müslümanların siyasete ve güce talip olmasıydı. Khemir, İslam ile ilgili tüm yargıları alt üst ederek bu filmde gücü değil acziyeti, aktivizmi değil durağanlığı anlatmıştır. Modern zihinler olayları ardı sıra bekler bu nedenle film biraz karmaşık gelebilir. Film boyunca kategorik bir zaman ve mekân anlayışı da yoktur. Zaman da mekân da Rab’bindir. Parçalara ayırıp bölmek yoktu derinlikli uğraşlarda. Tanrı da kutsal kitaplarda olayları ve zamanları karmakarışık vermemiş miydi? Herkesin hikâyesi, bütün olan âlemin hikâyesinin bir parçasıydı. Gençlik biterken yaşlılık başlamıyor, dönemler peş peşe sıralanmıyordu. Devletler olmadığı gibi sınırlar da yoktu.

Filmde kadın sesi, raks ve müzik hepsi bir dergâhın etrafında işlenmiştir. Dinin bu yorumu birçok grup tarafından İslam’ın özüne zarar verdiği gerekçesiyle eleştirilmiştir. Bu film İslam dünyasına şunu haykırmaktadır; Peygamberin evrensel mesajının hatırı için dini tek bir kavrayışla açıklamaya çalışmayın. Kendi yolunuzu doğru, başkalarını ise yanlış olarak tanımladığınız anda biliniz ki radikalizm doğar. “Dünya’daki insan sayısı adedince Allah’a giden yol vardır.” sözü filmin temel felsefesini açıklamaktadır.

Filmin ana konusu dünyanın her yerinden gelecek olan dervişlerden biri olan Bab’ Aziz ve küçük torunu Ishtar ile çöldeki yolculuğudur. O kavurucu sıcaklıkta yol iz bilmeden yürümek akıl kârı değildir. Dervişin de akılla ve mantıkla işi yoktur zaten. Dergâhı görmedikçe, kapının eşiğine yüzünü sürmedikçe uyku haram olur Bab’ Aziz’e. Kör olan derviş yolunu bulacağından o kadar emindir ki endişe duyan torununa şu mesajı vermiştir: “İnancı olan kişi asla kaybolmaz küçük meleğim. Barış içinde olan kişi yolunu kaybetmez.”

Dervişin yolculuğu devam ededursun önemli bir hikâye daha vardır o çölde. Dünyada insan nefsine hoş gelen her şeyin maliki olan prensin hikâyesi… Prens çadırında, zevkin gölgesiyle bedenini avuturken bir ceylanın peşine takılıp hakikatin yakıcılığına koy vermiştir kendini.  Ömrünü bir su birikintisinin başında kendi aksini izlemekle sürdürür. Prens hep başkalarının aynasından görmüştür kendini, ilk kez kendi hakikatinin can yakıcılığını çölde, bir avuç suda görür.

Ölüm bir kurtuluştur derviş için. Aşağılık, bayağı olan bu dünyada yaşamak vakit kaybıdır.  Dünya ile barışık olamayan derviş özümseyememiştir rahatlığı ve kalabalıkları. Rumî de öyle demişti ya: “Kuyunun karanlığı halkın karanlığından iyidir.” artık maddeden manaya göçün zamanı gelmişti. Çölün sıcaklığı şehrin serinliğinden, yalnızlık kalabalıktan, ölüm ise yaşamaktan yeğdi…