Geçmişin Sobelediği Yerden Ayağa Kalkma Hikâyesi

Zeynep TÜRKSEVER…


Çıkarken nefes nefese kaldığım yokuşun yol ayrımında; hem soluklanmak hem de karşımdaki evi uzun uzun izlemek için bir süre duruyorum, ciğerlerim cayır cayır yanarken en doğru nefesin diyaframdan alındığı bilgisini hatırlıyorum. Uygulamaya geçirilemeyen her bilgi çöptür; ya çöpü at etraf temizlensin ya da bilgine çöp muamelesi yapma artık! Ah bu kendimle olan harbim, hiç bitmeyecek misin!

Başımı kaldırıp gözlerimi kapıyorum ve derin derin nefes alıp vermeye başlıyorum. Sakinleşince karşımda demir parmaklıklı bahçe katı evi görüyorum ve yavaşça yürüyorum, bu eve ulaşmam öyle kolay olmuyor. Evvela apartmana erişebilmem için çıkmam gereken merdivenler, itme gücü uygulayarak açmam gereken ağır mı ağır bir kapı var. Apartmana girince yoğun bir rutubet ve köhnemişlikle dolup taşıyorum. Bu kokuya alışmam biraz vaktimi alıyor. Demir parmaklıklı bahçe katına ulaşabilmem için rutubetin, nemin ve karanlığın kalbine doğru inmem gerek. Bu kabulle inmeye başlıyorum merdivenleri. Evin kapısını koruyan başka bir kapı var önümde. Elimdeki anahtar demetinden rastgele birini deliğe sokuyorum, sağa iki kez çevirince kapı tak! diye teslim oluyor. Evin ana kapısı dış kapının koruyuculuğundan oldukça emin olmalı ki kendini kilitleme gereği duymamış, yazık! İçe doğru açık kapı, şimdi beni evine davet eden bir ev sahibi sanki. Evin terk edilmişliğine bir yara da ben açmak istemediğimden solda dizili terliklerden birini giyerek sokağı eşikte bırakıyorum.  Sağa dönünce misafirperver kapının önümde bir set gibi dikildiğini görüyorum. Kendisine bir merhaba demeden, elini bir kez dahi olsun sıkmadan beni salonuna almayı mümkünü yok kabul etmiyor. Yavaşça kolundan tutup sessizce “işte benim gelen” deyince salona geçmeme izin veriyor. Salona yüzümü döner dönmez ensemde varlığını hissediyorum. İşte! Artık dört duvarın içindeyim!

Her şey çocukluğumda olduğu gibi, yerli yerinde. Bu duruma sevineceğim sırada aslında hiçbir şeyin çocukluğumdaki kadar canlı olmadığını eşyanın üzerinde birikmiş tozdan anlıyorum. Ayağımı sürüyerek demir parmaklıklı pencerenin hemen önündeki koltuğa yürüyorum. Koltuğun örtüsü muntazam bir şekilde minderlerin arasına sıkıştırılmış, hiçbir kırışıklık yok. Örtünün bozulmasından tedirginlik duyarak üç kişilik koltuğun ikinci minderine kendimi sabitliyorum. Sağım ve solum; önüm ve arkam sobe! Ben artık saklanmak istemiyorum!

Sağımdaki sehpanın üzerinde iki kristal küllük, misafirlere havalı bir şekilde sigara ikram etme görevinden emekli mermerden yapılma bir sigaralık, çeyrek şişe altın damlası, bir ayna ve üstünde bir tarak. Oturduğum yerden kalkmaya erinince gövdemi sağa doğru esnetiyorum, ayna ile tarağa uzanmam zor olmuyor. Arkası kırmızı naylondan A6 ebadındaki aynayla yüzleşme zamanı! Tepeden özensizce topuz yaptığım saçım sağa sola dağılmış, ani bir hamleyle tokamı çıkarıyorum ve saçımı taramaya başlıyorum. Ne kadar zamandır saçım tarak yüzü görmedi bundan pek emin değilim. Taradıkça elektriklenen saçımdan çıtırtılar geliyor. Dışarıdan aynama vuran güneş, vaktin akşamüzeri olduğunu haber veriyor.

Ben, ben babamla gelmiştim buraya. O zaman ben küçüktüm. Ama hatırlıyorum niye geldiğimizi. Babam demişti ki bana “Annen hasta biraz o yüzden burada. Şimdi gidip onu çağırmanı istiyorum. Hem sen onun kızısın. Kıyamaz sana geliverir yine yuvamıza.” Sonra ben koşa koşa merdivenleri çıktııım, kapıyı ittiiiim, koşa koşa merdivenlerden indiiim, içeri girince sağa döndüm, salonda değildi annem. Dediler ki bana, annen bak sağdaki odada. Salonun içinde sağa açılan bir kapı vardı, girdim o odaya. A! Gerçekten annem ordaydı. Solda ve sağda birer yatak vardı ve soldaki yatağın içinde oturuyordu annem. Gittim, oturdum ben de yatağın kenarına dedim ki “Anne, babam kapıda bekliyor. Evimize gidelim mi?” Annem baktı bana, bir tuhaftı ama. Annemin gözlerinde yaşlar vardı ve donuktu bakışları. Bana bir şey dememişti. Başımı okşamıştı sadece. Tuttum ben o sırada annemin ellerini, dedim ki “Anne, hadi bak arabayla geldik biz. Babam dışarıda bekliyor bizi. Hadi gidelim.” Annem yine cevap vermedi bana. Ellerini çekti elimden. Ben yapılmaması gereken bir şey mi yapmıştım, bilemedim. Ağladı annem, gözleri donuktu bir de. Annemin gözleri şimdiki gibi değildi önceden. Ağabeyimin bilyeleri vardı böyle bir poşet. Onlardan bir tanesi çok güzel erik yeşiliydi hem de pasparlak. Annemin gözleri de işte öyle pasparlak erik yeşiliydi. Ama şimdi gözleri donuk annemin. Gözleri annemin çağla gibi şimdi. Yeşil yine ama donuk işte. Sahi niye? Annem ağladı, itti ellerimi. Dediler ki, “Annen hasta gelemeyecek şimdi, iyi olunca gelecek.” Dedim “Benim annem ne zaman iyi olur? Yarın gelelim mi biz?” “Biz haber veririz.” dediler, gönderdiler beni. Ben yine karanlık merdivenlerden çıktım, kapıyı çektim, merdivenlerden indim. Arabaya bindim. “Annem daha iyileşmemiş, iyileşince haber vereceklermiş bize.” dedim. Babam, başımı okşadı, o da demedi bir şey sonra evimize geldik.

Saçımı ne kadar zaman oldu taramayalı sahi? Bunu düşünürken tarakla bir mücadeleye girişiyoruz. Saçımın bir yanını açtıkça diğer yanı dolanıyor. Açtıkça dolanıyor; dolandıkça açma çabam inada dönüşüyor. Başımı kaldırıp derin bir nefes alıyorum. Ve ardından alıyorum sol tarafını saçımın başlıyorum sabırla, yavaş yavaş taramaya…

Ben ilkokula gidiyordum o zaman. Eve gelmiştim okuldan bir gün. Buzdolabında uzun uzun pırasalar vardı. Ayşegül de küçük anneydi ya hani bir kitapta, o geldi aklıma. Ben de aldım yemek tarifi kitabını, pırasa yemeği yapmaya karar verdim. Pırasaları beş santim uzunlukta kesin diyordu kitapta. Ben bilmiyordum, beş santim ne kadardı? Matematiği sevmiyordum pek. Babamı aradım sonra. Onun matematiği iyiydi çünkü ve benim babam her şeyi bilirdi. “Baba, beş santim ne kadar?” dedim. “İşaret parmağınla ölçebilirsin.” deyince babam, ben pek emin olamadım. Çekmeceden cetveli aldım. Cetvelle ölçtüm ve kestim bir pırasayı. Sonra diğerlerini, diğerlerini… Hepsini kestim ve yaptım pırasa yemeğini.

Saçımın sol tarafını taramayı bitirince kalan taranmamış tomarı ikiye böldüm. Bu sefer saçımın sağ tarafıyla hıncahınç bir mücadeleye giriştim.

Ben sana anne olmak istemediğimi söylemiştim. Ama sen evimizin bir çocukla ancak bir yuva olacağında direttin durdun! Beni ne zaman anladın ki sen? Sorun beni anlayıp anlamaman değil biliyor musun? Sorun senin beni anlamak için bir kez bile uğraşmaman. Şu an neden ben kendi kendime konuşuyormuş gibi hissediyorum? Bana bunu açıklayabilir misin? Kaçıyorsun öyle mi? Bak evimiz tam da senin istediğin gibi bir yuva olmuştu! Nereye? Kaç bakalım korkak herif. Gidiyor musun, gidiyorsun öyle mi? Defol!

Saçımın sağ tarafıyla giriştiğimiz mücadele, sinirlerimi yıpratıyor. Öfkem arttıkça tarağı tutan elimin titreyişine hâkim olamıyorum. Lanet olasıca iki tel saçı çözmekten aciz bir zavallıyım ben! Öfkeyle fırlattığım tarak, salonun solundaki eşiğe gidiyor. Koca dört duvarın arasında gidecek başka yer yokmuş gibi, hayır o eşiğe gitmek istemiyorum. Bunca saattir açmak için uğraştığım saçlarımı birbirine karıştırmaya başlarken ellerim usta bir ağıtçıya dönüşüyor. Kafamı yumruklayışıma, yüzümü tırmalayışım yetişiyor. Gözyaşlarıma iniltilerim eşlik ediyor. Hareketlerimi zaptedemez halde yorgun düşünce bedenim, koltuktan yere yuvarlanıyorum. Yılların tozuna bulanıyorum halının üstünde. Haykırışlarım mı boğazımı yakan, kusmaya çalıştığım taşlar mı ayırt edemiyorum. Tozun dumanın ortasında bir başıma, yüzüm gözüm çamura bulanmışken kadim zamanların tapınma ritüellerine dönüşüveriyor debelenişlerim. Halının üstünde endişenin girdabından acının esrikliğine savruluyorum. Savrula savrula kendimden geçiyorum…

Taşın soğuğuyla uyuşmuş kollarımı hissediyorum önce, hareket ettikçe baldırlarımdaki ağrıyı duyuyorum. Zifiri karanlığın içinde kabullenişin verdiği sükûnetle sorgu meleklerini bekliyorum bir süre. Gelen giden olmayınca kafamı yavaşça sağa sola çeviriyorum, başım hiçbir tahtaya çarpmıyor. Karanlığa alışınca gözüm, yattığım yerden yavaşça doğrulmaya çalışıyorum. Doğruldukça darbe almış yerlerimden sızlıyorum. Emekleyerek el yordamıyla eşiğe kadar geliyorum. Tarağı buluyorum, eşiğe oturarak sabırla saçlarımı yeniden taramaya başlıyorum. Gözümden süzülen her bir damla, saçlarımın çıtırtısıyla odanın içinde yankılanıyor. Her yankı, bir enkazı kaldırıyor. Enkazlar kalktıkça ferahlıyorum. Uykudan daha hayırlı olan bu anın, beni kurtuluşa davet eden sesini kabul ediyorum. Saçımın tamamını bir güzel taradıktan sonra, solu sağa; ortadakini sola derken ağır ağır örmeye başlıyorum. Saçımı ördükçe annemi bağışlıyorum. Bağışlamak ve anlamak şimdi el ele! Saçımı ördükçe kızımı seviyorum. Sevmek, şimdi yaralandığım yerden ayağa kalkmamın panzehri. Annemi kızıma katarak üçümüzün gücünü ördükçe; annem ben ve kızım, şimdi aynı yaştayız.

Ardımda kapıları açık bırakarak karanlık merdivenleri çıkıyorum, apartmanın ağır mı ağır kapısının açık olduğunu görünce ispatlamam gereken başka bir güç gösterisine artık ihtiyacımın kalmadığını anlıyorum. Merdivenlerden hafiflemiş insanların iç huzuruyla iniyorum. Sola doğru yürüyüp beni nefes nefese bırakan yokuşun yol ayrımına geliyorum. Yokuş aşağı inerken kendimi yeni günün tazeliğine teslim ediyorum.