Esma ÖZALP

‘Bir Kitap, içimizdeki donmuş denize inen balta gibi olmalı.’ der Kafka.
Okuduğumuz her kitabın içimizdeki donmuş denizlere inen birer balta olmasını ve bizleri durgun bir buz yığınından kurtarmasını ne çok isterdik. Fakat her kitap bahsettiğin baltanın etkisini göstermiyor sevgili Kafka. Ama bazen de bir kitap alıyoruz elimize ve tam da o bahsettiğin balta gibi tüm donmuş denizlerimizi paramparça ediyor. ‘Damızlık Kızın Öyküsü’ tam da o baltanın etkisini yarattı tüm donmuş denizlerimde.
Kitabı kaleme alan yazarımız 1939 yılında Ottowa’da doğan Margaret Atwood, ütopya ve distopya kavramları arasındaki sürekliliğe dikkat çekerek, Her ütopyanın içinde bir distopya, her distopyanın içindeyse bir ütopya olduğunu savunduğu için “üstopya” adını verdiği kendine özgü bilimkurgu romanlarıyla tanınan Kanadalı bir yazar, şair, eleştirmen, denemeci, feminist ve çevre aktivistidir..Dünyanın her yerinde kadın hakları alanındaki çalışmalara verdiği destekle de tanınır. Kör Suikastçı romanıyla Man Booker Ödülü’nü alan Atwood, 2017’de Alman Kitap Basım ve Yayıncılar Derneği Borsa Birliği tarafından verilen Barış Ödülü’ne layık görüldü.
Distopyalar sabahın erken saatlerinde henüz gün aydınlanmadan ürpererek uyanmak gibidir, içinizi bir korku kaplar, tekrar uyumak istersiniz, uyuyamazsınız çünkü uyanmışsınızdır bir kere. Bir süre sonra gün aydınlanır ve siz günlük meşguliyetlerinize dönersiniz ama o korku içinizi kaplamıştır. Distopyalar da tıpkı böyledir kitap bittiğinde siz de uykudan uyanmış olursunuz ama bu uyanışla birlikte içinizi bir korku da kaplar. Sizi korkutan, anlatılanlar bir gün gerçek olur mu düşüncesidir. Çünkü yaşadıklarınız, anlatılanlara çok yakındır. Yazar Margaret Atwood Damızlık Kızın Öyküsü adlı romanında işte tam da böyle bir korku salıyor içimize; yapılan rejim değişikliğiyle teokratik ve muhafazakar hâle getirilen bir gelecek tasvir ediyor. Adını İncilden alan Gilead adında bir ülkede çeşitli hastalıklar, kısırlaştırma işlemleri ve radyasyon dolayısıyla doğurganlık azalmış ve haliyle insanların sayısında da bir azalma meydana gelmiştir. Romanın geçtiği Gilead’da askeri teokrasi hakimdir ve içlerinden doğurgan özelliğe sahip bazı kadınlar ise yönetimden sorumlu yüksek rütbeli askerlerin emrine sunulmuştur ve bu kadınlar yalnızca üreme amaçlı kullanılmaktadır. Aşk, sevgi, tutku gibi kelimeler hem dillerden hem de yaşantılardan çıkarılmıştır.
Damızlık Kızın Öyküsü oldukça etkileyici bir distopyadır. Kısırlığın salgın bir hastalık gibi yayıldığı bir dünyada insanların üremesini kontrol altına almak ve sağlıklı bebekler dünyaya gelmesini sağlamak için bir grup hükümete darbe yapıp yönetimi ele geçiriyor. Sonrasında yeni çıkarttıkları yasalarla kademeli olarak kadınların haklarını ellerinden alıyorlar. En sonunda gelinen noktada, kadınlar özgürlüklerini tamamen kaybetmişlerdir ve kendi bedenleri hakkında dahi söz söyleme hakları kalmamıştır.
Yeni hükümet kadınları doğurganlıklarına göre sınıflandırmıştır. Damızlıklar, hala üreyebilen kadınlardır ve üst mevkilerde bulunan fakat çocuğu olmayan erkeklere tahsis edilirler. Marthalar doğurganlıklarını kaybetmiş kadınlardır ve bu kadınlar da hizmetçi olarak görev yaparlar.
Damızlık kızlar birer birey olarak bile görülmezler; öyle ki darbeden önceki isimlerini dahi ellerinden alıp kullanmalarını yasaklarlar. Onlar artık, görevlendirildikleri evin sahibi olan adamın ismiyle çağrılırlar. Bu kitapta da o kızlardan birinin, Fredinki’nin öyküsünü okuyoruz.
Bir günce diliyle aktarılan öyküde bir zamanlar normal bir hayat yaşayan anlatıcı Fredinki, kendi yaşadığı çevrenin ve dünyanın ne kadar da hızlı değiştiğini, teokratik distopyanın nasıl da göz açıp kapayıncaya kadar bir tüm coğrafyaları etkisi altına adığını anlatıyor. Atwood’un dehşetli bir kavrayış ve kaygıyla şekillendirdiği bu dünyaya, anlatıcının gündelik hayat tecrübeleri aracılığıyla adeta kayıveriyorsunuz. Bu da okudukça Atwood’dun üstopyasının gücünü giderek neredeyse iliklerinizde, teninizde, hatta nefes alışverişlerinizde hissediyorsunuz.
Romanın en çarpıcı yanlarından biri de, böylesi bir distopyada bile yaşama arzusunun insanları terk etmediğini, koşullar zorlaştıkça hayatta kalmak için başvurulan yolların içerdiği acı-yaratıcılığın gelebileceği düzeyi tasvir etmesi. Katı ve adaletsiz yasaların sakatladığı bu siyasi çerçevede kadınların hayatları pamuk ipliğine bağlı. Onlar da bütün dikkatleriyle bu yeni hayatı gözlüyor ve yaşama tutunmanın yollarını arıyorlar. Bazen bir cümlenin anlamını öğrenerek kendilerine yeni bir yol çiziyor, hatta yarattıkları küçük düzenlerde “efendi”lerini tahakküm altına almanın bir yolunu buluyorlar. Kimi zaman da içine hapsedildikleri alanların her gün bir köşesini yeniden ve yeniden keşfederek yaşadıklarına kendilerini ikna etmeye çalışıyorlar. Düşünmekten ziyade dayanmaya, tahammül etmeye çalışıyorlar. Çünkü bulundukları dünya ve yaşadıkları hakkında düşünecek ve kendilerine acıyacak zamanları yok. Koşuları zorlamak ve hayatta kalmak zorundalar.
Kurulan distopyanın içerisinde sadece kadınlar değil yüksek rütbeli olmayan erkekler de bir hayli hak ihlaline uğruyorlar. Atwood’un tasvir ettiği dünyanın toprağı kimyasal zehirlerle yüklü, havası, suyu radyasyonla ölümcülleşmiş bir cehennem. Damızlık Kızın Öyküsü’nün, bu çağda okurlarını bu kadar rahatsız etmesine rağmen bu kadar büyük bir karşılık görmesinin sebebi, bu distopyayı hazırlayan sebeplere rahatsız edici derecede aşina olmamızdır muhtemelen. İnsanları, sahip oldukları her niteliğe göre kategorize edip sınıflandıran ve sonra da birbirlerini şiddetle ezebilecekleri bir yasa düzeni kuran toplumlara ne yazık ki yabancı değiliz.
Damızlık Kızın Öyküsü, 1985 yılında yayınlandığında pek çok tepki almış. İnsanlar, “Olmaz böyle şey, bizim ülkemizde böyle şeyler yaşanmaz” diye itiraz etmişler en çok. Atwood’un yapmaya çalıştığı şeyin falcılık olmadığı ortada. Aksine, haklara ve özgürlüklere neden sahip çıkılması gerektiğini, politikanın ciddi bir iş olduğunu anlatmaya çalışıyor. Kimse herhangi bir gücün herhangi bir zamanda şeytani ellere geçmeyeceğinden emin olamaz, hele de gücün şeytanlaştıran doğası tarih boyunca binlerce kez kendini sahnelemişken. Daha da fenası, toplumlar başlarına gelen felaketlere alışabilir ve hayatı böylece kabul etmeye meyledebilirler. Atwood’un dikkat çekmeye çalıştığı asıl tehlike de bu zaten.
En ürkütücü olan da aslında bu distopyanın çok gerçek-dışı olmamasıydı. Özellikle ülkemizde kadına verilen (!) değeri düşününce böyle bir son çok da olasılıksız görünmedi gözüme. Tüm o vahşetler, aşağılanmalar, hor görülmeler aklıma geldi devamlı ve böyle bir son istemiyorsak kadınlar olarak, insana değer veren erkekler olarak her zaman bilinçli olmamız gerektiğini, kadına karşı mevcut algıyı değiştirmeye yönelik elimizden ne geliyorsa yapmamız gerektiğini düşündüm hep.
Damızlık Kızın Öyküsü’nde de hayat kötülüğe doğru hızla yol alırken bile başkaldıran ya da başkaldırmak için bir araya gelmeye çaba sarf eden insanları görüyoruz. Umutsuz bir roman, ama bu dünyaya alışmak istemeyenler ve asla alışamayacakların da olduğu gerçeğini de teslim ediyor. Belli ki Atwood, bu romanı yazarak insanlara, en çok da kadınlara açık bir çağrıda bulunuyor, bir seçim yapmaları ve yaptığı seçimin sorumluluğunu almaları için romanda sıkça şöyle sesleniyor: “nolite te bastardes carborundorum”.*
* “piçlerin sizi ezmesine izin vermeyin.
