Simurg

Esma ÖZALP


Önce aşk denizinden geçtik. Sonra ayrılık vadisinden uçtuk. Hırs ovasını aşıp, kıskançlık gölüne saptık. Aramızdan bazıları aşk denizine daldı, bıraktı bizleri bu denizde. Kimimizi ayrılık vadisi yordu. Bir kısmımız hırslanıp düştü ovaya, kimimiz kıskanıp battı çamura!

Yıllar evvel bir adım vardı, bir vatanım… Ait olduğum değerler… “Kaknüs” derlerdi bana. Vatanım Hindistan’dı. Adımı unutan insanlar “Musikar Kuşu” diye seslenirlerdi.

Ah siz insanlar! Bazen aranızdan ince yürekliler çıkar; Şairler… Bizleri şiire benzetirler.  Şiirin de bizler gibi kanatları vardır. Bizlerin ve şiirin yanına yaklaşmak istediğinizde uçuveririz, uzaktan seyredilmeyi severiz. Şiirin de bizler gibi yalnızlığı vardır. Bizler sürülerle kamufle ederiz yalnızlığımızı. Şiirde kuşbakışı var derler. Şairler de bizler gibi dünya hayatının bir oyun yeri olduğunu fark etmişlerdir. Şiirde hayranlık var, hayranlıkla mekândan mekâna uçuş: tıpkı bizler gibi… Sıcaklığını hissetmediğimiz her mekândan göç ederiz. Göçlerdir bizleri ve şairleri sıradan olan siz insanlardan ayıran çünkü şiirde ve bizde başkaldırı var. Bizler de şairler gibi başkaldırırız yüreğimize sinmeyen her duruma. Ve musiki! Bizler ve şairler sözden ziyade musikiye yakınız. Dedim ya “Musikar Kuşu” derler bana. Neden mi Musikar Kuşu? Neye benzeyen uzun ve kuvvetli gagamda yüze yakın boşluk vardır. Rüzgâr estikçe gagamdaki her boşluktan farklı makamlarda farklı farklı sesler çıkar. Ben öttüğümde diğer bütün kuşlar susar. Ömrüm bin yıla yakındır. Bu ömre neler mi sığdırdım? Hep göç ettim: diyardan diyara… Uzun uzun göçlerimden bahsetmek isterdim fakat bilirim siz insanlar sabırsızsınız. En önemli göç hikâyeme gelmeden bırakıverirsiniz beni dinlemeyi. Bu nedenle en önemli göç hikâyemi anlatmak isterim sabırsızlığınızla ün yapmış olan siz insanoğluna!

Bir gün dünyanın tüm kuşları bir araya gelip bizleri yönetmesi için bir padişah seçmeye karar verdik.Bu konuyu Hüdhüd ile paylaştık. Aramızda en bilgini, en çok memleket gezen hatta Süleyman Peygamber ile Belkıs arasında habercilik yapan Hüdhüd idi.  Bilgelik tacını takmıştı Hüdhüd. Bu nedenle bize kılavuzluğu Hüdhüd yapardı.

Hüdhüd, kuşların Simurg adında bir padişahı olduğunu  ve  Simurg adındaki bu kuşun bilgi ağacının dallarında yaşadığını ve her şeyi bildiğini söyledi.

Bizler de Simurg’u aramak için yola çıkmaya karar verdik dünyanın tüm kuşları ile birlikte. Böylece en önemli göç hikâyem başlamış oldu. Beni ben yapan belki de hayatımı anlamlandıran büyük göç…

Simurg’un yuvası Kaf Dağı’nın tepesindeydi. Kaf Dağı’na varmak için ise yedi dipsiz vadiyi aşmamız gerekiyordu. Bu vadilerin her biri bir diğerinden daha çetindi. Birincisi: İSTEK, ikincisi: AŞK, üçüncüsü: MARİFET, dördüncüsü: İSTİSNA, beşincisi: TEVHİD, altıncısı: ŞAŞKINLIK ve yedincisi: YOKOLUŞ vadileri idi. Dünyanın tüm kuşları bir araya gelmiş ve hep beraber göğe doğru uçmaya başlamıştık. Aramızdan yorulanlar ve düşenler oldu. İsteği ve sebatı az olanlar birer birer ayrıldılar.

Önce aşk denizinden geçtik. Sonra ayrılık vadisinden uçtuk. Hırs ovasını aşıp, kıskançlık gölüne saptık. Aramızdan bazıları aşk denizine daldı, bıraktı bizleri bu denizde. Kimimizi ayrılık vadisi yordu. Bir kısmımız hırslanıp düştü ovaya, kimimiz kıskanıp battı çamura!

Önce Bülbül geri döndü, güle olan aşkını hatırlayıp… Papağan güzelim tüylerini bahane etti bu yolculuğu göze alamadı. Kartal yükseklerdeki krallığını bırakamadı, baykuş yıkıntılarından vazgeçemedi, balıkçıl kuşu bataklığını özledi…

Geriye kalan yol arkadaşlarımızla günlerce süren yolculuğumuzun ardından nihayet beş vadiden geçtikten sonra altıncı vadi şaşkınlık, ve sonuncu vadi olan yok oluş vadisinde bütün umutlarımızı yitirdik. Kaf Dağı’na vardığımızda geriye sadece otuz kuş kaldık. Kaf  Dağı’nda öğrendik ki Simurg otuz kuş demektir. Meğer her birimiz birer Simurg imişiz. Anladık ki aradığımız kendimiz imiş ve gerçek yolculuk kendimize yaptığımız yolculuk imiş.  Tüm bunları anlayınca artık ortada ne yol kaldı ne yolcu ne de kılavuz.  Çünkü her şey bir idi ve her şey ‘O’ idi. Biz de O’ndan bir parça idik. Her birimiz birer Simurg ve hepimiz tek bir Simurg idik. Artık tek menzilimiz vardı sadece kendimize göç etmeliydik. Öyle ya “kendini bil” demişlerdi ezelden beri… Tüm kültürlerde, tüm inanışlarda en büyük hikmet idi kendini bilmek! Çünkü biz biliyorduk ki kendini bilen Rabbini de bilirdi.