Kübra ŞAHİN…
Kafkasya “Gezen Atlar Ülkesi” demektir aslında. Böyle büyülü, böyle masalsı bir coğrafyadan kimse kendi isteğiyle ayrılır mıydı? Hele de Çerkesler gibi toprağına, töresine bağlı bir millet.
21 Mayıs 1864… Büyük Çerkes Sürgünü… Büyük denilince büyüklüğünü anlatmaya yetiyor muydu kelimeler? Peki ya yaşanılan acılar, çekilen çileler, ayrılıklar, zorluklar, gitmeler, kalmalar…
Bir efsaneye göre Kaf Dağının ardı, başka bir efsaneye göre ise eskiden kayıp ada Atlantis’in bulunduğu topraklardır Kafkasya. Kafkasya “Gezen Atlar Ülkesi” demektir aslında. Böyle büyülü, böyle masalsı bir coğrafyadan kimse kendi isteğiyle ayrılır mıydı? Hele de Çerkesler gibi toprağına, töresine bağlı bir millet. Her şey Rusya’nın Karadeniz sahiline, sıcak denizlere inme politikası yüzünden Kuzey Kafkasya’yı ele geçirme amacıyla 1556 yılında başlattığı savaşlarla başladı. 1864’e dek tam 308 yıl sürdü Kafkas-Rus savaşları. 1763-1864 arası en kanlı çarpışmaların yapıldığı, savaşın en yoğun olduğu dönemdi. Bu 101 yılda 500 binden fazla Kafkasyalı hayatını kaybetti. Nice yiğitler vatanını, namusunu koruma uğruna can vermişti de yine de vazgeçmemişlerdi son ana dek savaşmaktan. Şeyh Şamil’in tutsak edilmesiyle, Rusların göçü zorunlu hâle getirmesiyle, kalanları gözünün yaşına bakmadan öldürmesiyle 12 Çerkes boyu da sürgüne mahkûm edildi, gitmeye mecbur bırakıldı.
1864 yılı sonun başlangıcıydı artık. Çerkesler akın akın Anapa, Tuapse, Novoro, Sohum ve Soçi limanlarına ulaşmaya çalışıyorlardı. Şanslı olanlar çok beklemeden limandan kendilerini almaya gelen bir gemiye binip gidiyordu ülkesini ardında bırakıp. Ne gemiye binmek kolaydı ne de sağ salim gemiden inebilmek. Daha limana bile ulaşamadan pek çoğu soğuğa, açlığa, hastalığa yenik düştü. Kalanlar günlerce, aylarca limanda bekleyip büyük izdihamlar yaşayarak bindiler gemilere. Limanda bekleyen insan çok, gelen gemi azdı. Gemiye binebilenler bulunduğu yere çöküyor ve ulaşana kadar yerinden kıpırdayamıyordu kalabalıktan. Ancak ölenler denize atıldıkça yer açılıyordu. Kimse anasının, babasının, eşinin ya da çocuğunun ölüsünün denize atılmasına razı gelmiyordu. Razı gelmiyordu da başka çare de yoktu. Bebeğinin açlıktan öldüğünü anlamasınlar diye sesi kısılana kadar ninni söylemeyi bırakmayan analar da vardı, çocuğunun cansız bedenini kucağından indirmeyip ben neyleyeyim onsuz yeni bir hayatı diyerek Karadeniz’in azgın serin sularına kendini bırakan da. “Öyle ki, bazı kaptanlar, rotalarını denize atılan ve daha sonra yüzeye çıkan cesetleri takip ederek belirlediğini itiraf edecekti. İşte bu acılar nasıl yerleşti ise yüreklere, Osmanlı’ya sağ salim varanlar torunlarına anılarını anlatırken, Karadeniz’den çıkan balığı neden yemediklerini de anlattılar. Çünkü Karadeniz toplu mezardı Çerkesler için. Karadeniz’in balığı, arkadaşlarıyla, analarıyla, evlatlarıyla doyurmuştu karnını.”[1] Sürgünden uzun yıllar sonra o günleri yaşamış bir ihtiyar “Deniz kenarında yedi yıl boyunca duran insan kemikleri vardı. Kargalar erkek sakallarından ve kadın saçlarından yuvalarını kurarlardı. Deniz yedi yıl boyunca insan kafataslarını kıyıya atmayı sürdürdü. Benim orada gördüklerimi düşmanımın bile görmesini istemem.” demiştir.[2]
Zorlu, zahmetli gemi yolculuğundan sonra Çerkeslerin kaderlerinde yine limanlarda beklemek vardı. Yazgılarının ne şekilde tayin edileceğini bilmeden kurulan kamplarda yaşadılar bir süre. Daha sonra yeni bir hayata başlamak üzere Varna, Samsun, Sinop, Trabzon, Amasya, Düzce, Kocaeli, Adapazarı, Yozgat, Ordu, Hatay, Tokat, Sivas, Rumeli, Suriye, Ürdün, Filistin vb. yerlerde iskân edildiler.[3] Bu kadar çok yere dağılan başka bir millet yoktur. Büyük acılar çektiler ama asil duruşlarını bozmadılar. Çerkeslerin asil duruşu muydu yaşadıkları acılara katlanmalarını sağlayan yoksa bu acılar yüzünden mi mağrur olup asil bir duruş kazandılar bilinmez.
“İnsanlık tarihine kara bir leke olarak geçen Çerkes sürgünü her yıl Türkiye’de yaşayan Çerkesler tarafından da anılıyor. Deniz kenarında “Nart ateşi” yakıp çevresinde “mezar taşı nöbeti” tutulan anma törenleri, “Sürgün Andı” okunması ile sona eriyor.”[4] Denize çelenk ve karanfiller bırakan sürgüne uğramış milletin torunları bu şekilde atalarını ve onların yaşadıkları acıları, üzerinden 155 yıl da geçse unutmadıklarını gösteriyorlar.
[1] Sema Soykan, Adsız Roman-1864 Çerkes Sürgünü ve Soykırımı, Alfa Yayınları, 2018.
[2] https://www.sabah.com.tr/galeri/dunya/21-mayis-1864-buyuk-cerkes-soykirimi/9
[3] Cemile Şahin; “Çerkes Göçleri ve Çerkeslerin Anadolu’da Yurt Edinme Arayışları: Sakarya-Maksudiye Köyü Örneği”, İnsan ve Toplum Bilimleri Araştırmaları Dergisi, Cilt:5, Sayı:8, Sayfa:2782-2816.
[4] ttps://www.aa.com.tr/tr/dunya/insanlik-tarihinin-kara-lekesi-cerkes-surgunu/1483679
