Ayşegül BIÇAK ULUN…



Mor renkli kurinjiler… Daha önce hiç böyle bir güzellik görmedim.
Yapış yapış her yanım. Gözlerimi açıyorum şeffaf bir örtü ile kaplı dünya. İçimde gelen bir ses “Buradan kurtulmalıyım!” diyor. Üç boğumlu bacağımın ilk dirseği ile şeffaf örtüyü yırtmaya çalışıyorum. İşte ilk gün ışığım ilk temiz hava. Üç hafta önce böcek olarak bıraktığım yerden kanatlarımla hayatıma devam ediyorum. Kanatlarımı gerdirip sınırlarını anlamaya çalışırken bir ses:
- Pişt pişt… Venessa… Ne kadar güzelsin!
- Morpho, bu sen misin?
- Benim tabi ki. Yan yana örmedik mi kozalarımızı. İki saattir çıkmanı bekliyorum.
Yeni hayatımız böyle kısa bir şaşkınlık hâli ile başladı. Ben Morpho’nun benimkinden daha geniş ve açık sarı kanatlarına baktım, şaşırdım o benim turuncu iri benekli kanatlarıma bakıp hayran oldu. Daha iki gün önce bir yaprağa bağımlı ağır ağır ilerlemeye çalışırken bugün taklalar atıp yeni bedenimizin keyfini çıkardık. Ancak doğada zaman kaybı yok. Herkes kozasından çıktı. Gidiyoruz… Baharat kokulu topraklara, ölmeye!
Annemi hiç görmedim. Ben doğmadan önce ölmüş. Onun varması gereken durak benim doğduğum nokta. Bana bir sonraki durağı miras bırakıp görevini tamamlamış. Büyük göç annemden miras bana. Son noktayı koymak için kanat çırpıyoruz. Benden önce kaç nesil var? Ne kadar yol geldiler bilmiyorum. Başımı döndüren şey kurinjinin hiç görmediğim renkleri hiç tatmadığım kokusu. Bir kelebek için varmak yolda olmaktan önemlidir.
Hep birlikte uyandığımız Latin çiçeklerinin gölgesinden ayrılalı güneş beş kere daha doğdu. Güneş her battığında başka bir ağacın dallarında uyuduk. Benden öncekiler nerelerden geçti diye düşünüyorum… Onlar da böyle geniş çadırların altında sığırcık korkusu olmadan düşündüler mi kurinjileri? Sandal ağaçlarının damarlarına birikmiş sudan doya doya içtiler mi benim gibi? Uzun bir yolun bana düşen kısmını uçuyorum, ortak anılarım yalnızca kendi neslimle. Nostalji duygumuzdan çok amacımız var: Sevgili kurinjileri görmek ve dönüş neslimizin tohumlarını bırakmak… Büyük göçün sonu.
Günün ilk ışıkları yapraktan çadırımızın içine doluyor. Yeni bir gün. Annemle aynı topraklara dokunamamanın hüznü dünde kaldı. Tırtıllıktan arkadaşım Morpho ile daldan dala konuyoruz. Bir maymun görgüsüzce öğlen şekerlemesi yaptığım dala zıplıyor, geçiyor. Bir arı ile güzel çiçeklere konma yarışı oynuyoruz. Ancak, meraklı arkadaşım Morpho durur mu! “Sen hiç insan gördün mü?” diyor. “Gel onlara bakalım.”
Bizden çok daha büyük bir sürü hayvan gördüm ancak insanlar hiçbir hayvana benzemiyor. Yüzleri çeşit çeşit ama hepsinde kibirli bir ifade. Morpho’ya dönüp “Bunlar neden tüm evren onlara hizmet ediyormuş gibi bakıyorlar, korkmazlar mı bir şeyden?” diyorum. Morpho cevap veriyor: “Korkarlar! Ama sadece kendilerinden. İnsanlar kendi türünü öldüren tek canlıdır.” “Sıkıldım.” diyorum Morpho’ya, “İnsanlar keyifsiz, kibirli ve durağan. Biz yolumuza dönelim.”. O an Morpho’nun bir kelebek için fazlaca bilge olduğunu fark ediyorum. En iyisi onunla çiftleşmek.
Bitmek bilmeyen yağmurlu topraklar yerini bahara bırakıyor. Sıcaklık yükselirken gün be gün ıhlamur ağaçlarının kokusunu da duyuyoruz. Ihlamur demek varacağın yere yaklaştın demek. Hepimizin üreme saati alarm veriyor. Ihlamur ağaçlarının sarımtırak gölgesinde can veriyoruz yeni nesle. Ihlamurların romantizmini yaşadıktan sonra birkaç gün daha içimdeki yeni canlarla yol alıyoruz. Vardığımızı nasıl bileceğiz ki? Daha önce hiç görmediğim bir şeyi nasıl tanırım? “Senin yükün ağır, sen bunları düşünme.” diyor sevgilim Morpho.
Güdülerim sessizliğini bozuyor ben anlayamadan. Vardık! Onları görebiliyorum.
Onca yolun yorgunluğu…
Yolu tamamlamak için bizi var edip ölmüş atalarımın mirası…
Bedenime ağırlık olan yumurtaları düşünmeden, daha hızlı kanat çırpıyorum. Mor renkli kurinjiler… Daha önce hiç böyle bir güzellik görmedim. Tohumu on iki yıldır, katre katre besleyen sabırlı yapraklar, üzerinde ona teşekkür eder gibi duran kibar kurinjiler: altı nesillik bir kavuşma anı bu sahne. Kimseyi görmüyor gözüm. Dar ağızlı çiçeklere emanet ediyorum çocuklarımı. Gücüm tükeniyor. Yavaş yavaş süzülüyor bedenim toprağa. Birkaç gün sonra kurinjinin boynuna kolye gibi sıralanacak yavru kozalarımı düşlüyorum. Amacımı tamamladım, artık ölüyorum.
Bir yerli, mutlu cesetlerimizin başında şöyle diyor: “Sevgili turistler, on iki yıldır tohum halindeki kurinjiler çiçek açtı ve onları görmek için altı kuşaklık göçü tamamlayan kelebekler, mor tenli çiçeklere kavuştular. Görevini tamamlamış kelebek ölülerine dikkat ederek ilerleyelim, lütfen!”
